Mezbaha

                                                                         

Gözlerinin akı yuvalarından fırlayacakmışçasına büyümüş Osman’a bakıyordu. İnce zerreler halinde tıslayarak fışkırıyordu ılık kanı celladının kırmızıya dönmüş tulumuna. Kocaman gözlerinde sanki sonunun böyle olacağını hiç beklemiyormuş gibi bir hayret ifadesi vardı yarım tonluk cüssesiyle fayansların üzerinde çaresizce debelenen zavallının.

Gitmek istemiyordu bir türlü bu dünyadan. Can havliyle ön ayaklarının üstüne kalktı. Osman da şaşırmıştı. Çoktan kanının boşalıp ölmesi gerekiyordu. Göz göze geldiler.
“Bitir artık şunun işini!” diye arkalarından sinirli bir şekilde bağırdı Formen Recai.
Osman dona kalmıştı. Bu, o gün boğazını keserek canını alacağı on yedinci danaydı ama olmamıştı, öldürememişti. Halbuki diğerlerinde ne kadar da kolay oluyordu. Elindeki “Solingen” yapımı bıçağı hayvanın gerilmiş boğazına bir sürtmesi yetiyordu. Soğuk çelik, sıcak kadifemsi derinin içine “cırt” diye bir ses çıkararak hemencecik giriyor ve hayvanın canı oluk gibi fışkıran kanıyla çıkıp gidiyordu. Bu kadar kolaydı işte. Elinin bir hareketiyle bıçağı boğazının bir kenarından diğerine çekmesi yetiyordu. Ama bu sefer olmamıştı.
Kapkara sığır arka ayaklarının üzerinde oturuyor, koyu kırmızı kanı göğsünden aşağıya doğru süzülüyordu. Artık burnundan mı, ağzından mı yoksa kesik boğazından mı nefes alıyor belli değildi. Kalkmaya çalışıyor ama ön ayakları kanıyla kayganlaşmış fayans zeminin üzerinde kayıyor, bir türlü ağırlığını taşıyamıyordu.
“Oğlum haydisene!” diye tekrar bağırdı sabırsızlıkla Formen Recai.
Yap şunun iğnesini!
Çatık kaşlarıyla Osman’a bakarken artık hiç bir şey yapacak halinin kalmadığını anlamıştı tecrübeli Formen. Belindeki zincir kemere asılı duran bıçağını çekip hızlı adımlarla Osman’ın yanından geçerek ön ayaklarının üstünde durmaya çalışan sığırın karşısına geçti. Birden bire bıçağını tam iki gözünün ortasından hayvanın alnına soktu. Sanki şalteri kapanmış gibi yarım tonluk dev cüsse o an yere kapaklanıverdi. Ne bir ses, ne bir kıpırdama, ne de can çekişme. Her şey bitmişti. İğne yapılmıştı. Formen Recai usta hareketlerle komaya giren hayvanı çenesinden çekip boğazının geri kalan kısmını da kesti. Hala atan kalbi sığırın kanını dışarıya pompalamaya başladı. Nihayet ölüm imdadına yetişmişti.
İşini tam becerememiş olan Osman sıkıntıyla hayvanı arka ayağından tavanda asılı duran vincin zincirine bağladı ve yeşil renkli düğmesine bastı. Böylece az önce canını aldıkları sığırı baş aşağı asılı bir şekilde yukarıdaki bantta bekleyen arkadaşlarına gönderdi. Boğazı kesildiği için sadece boyun etinin tuttuğu başı sallanarak vinçle yukarı çekilen hayvanı teslim alan bir işçi diğer arka bacağını da zincirle tavandaki raylı sisteme dahil etti. Artık yarım tonluk dev cüsseyi bambaşka bir aleme gönderecek yolculuk başlıyordu:
Çelik bir tambur dönerek hayvanın postunu vücudundan koparıp, ayırdı. Simsiyah hayvan, derisi yüzülünce açık pembe bir renk aldı. Üzerinde beyaz köpük gibi yağ kabarcıkları vardı. Sırada bekleyen işçi sıcak suyla hayvanı yıkadıktan sonra raylar vasıtasıyla yanındaki arkadaşına teslim etti. Bir büyük elektrikli testere gürültüyle hayvanın zincirlerle asılı olduğu arka bacaklarının arasına girdi. Yumuşacık karnı hemen yarıldı. Yeşil renkli işkembesi , kıvır kıvır bağırsakları içinden fışkırıp aşağıya döküldü. Bant yoluna devam ediyordu. Hayvanın iç organları boşaltıldı ve bir başka testerecinin yanına geldi. Koca hayvan, omurgası istikametinde ikiye bölündü, tartıldı ve soğuk depoya girdi.
Tüm bu yolculuk on beş dakikadan az sürmüştü. Çeyrek saat önce nefes alan, sıcak nefesini burnundan dışarı veren, okşanınca başını uzatan, ottan başka hiçbir canlıya zarar vermeyen dana şimdi başka bir formda buz gibi bir odada parçalanmayı bekliyordu. Artık adı da değişmişti. O bir karkastı. Ertesi gün parçalanacak, şirin paketlerin içinde salam, sosis, sucuk olarak tekrar gün ışığına çıkacaktı. Kanı ve kemikleri bile ziyan olmayacak, hemcinslerine yem olacaktı.
Henüz öğle paydosu olmamıştı. Kesilecek danalar sırayla sakin sakin gelmeye devam ediyor, asılmış karkaslar ise raylar üzerinde sallana sallana depolara giriyorlardı.
Saat tam on ikide öğle yemeği için paydos zili çaldı. Mezbahadaki tüm işçiler yemekhaneye gitmeden önce soyunma odasına yöneldiler. Hepsi sanki birer itfaiye eri görünümündeydiler. Kan içindeki tulumlarını bembeyaz yenileriyle değiştirip, kaşlarına, kirpiklerine hatta kulaklarının içine bulaşan kan zerrelerini ılık suyla temizleyip, arınmış bir şekilde gideceklerdi yemekhaneye. Mezbahada yaşananlar orada kalmalıydı. Başka türlü tahammül edemezlerdi bu can alan kusursuz devridaime.

Volkan Gönenç
Ağustos 2012
İstanbul
Bu yazı K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar