Kayıkhane Felenkleri

 




φελέγγι [felénki] (το), (is.): Bir ağırlığı kaldırmaya yarayan sırık, kaldıraç. (Vahit Tursun Romeika-Türkçe Sözlük, Trabzon Rumcası. Heyamola Yayınları, 2019.)
filenk (ad),Yunancadan: Ağır cisimleri bir yerden bir yere kaydırmak ve özellikle deniz teknelerini karaya çekmek için bunların altına sürülen yuvarlak ağaç, felek. (Türkçe Sözlük 6. Baskı, Türk Dil Kurumu Yayınları- Sayı 403, 1974.)
70'li yıllarda, çocukluğumun geçtiği Trabzon'da duyduğum "felenk" sözcüğünün etimolojisini 50 yaşımı geçtikten sonra öğrenmiş oldum.
Bu kelimeyi ilk defa duyduğum günler dün gibi aklımda:
Kayıklar balıktan dönüp sahile yaklaşırken içindeki abilerimiz uzaktan bize işaret ederlerdi ve bunun üzerine tüm çocuklar ineklerin otladıkları çimenlerde oynadığımız futbolu bırakıp "yalı kıyısına" koşardık. Kayıklar yaklaştıkça telaş artar, bağırışlar başlardı:
"Felekleri getirin, felekleri!"
"Çabuk, çekin hau ırgatı!"
"Haydi tüver, tüver!"
Çok ciddi bir işti yaptığımız. Kayığın burnu sudan çıkıp sahildeki çakıllara değmeden kumsalda dağınık halde duran felekleri toplayıp kayığın altına atmamız lazımdı, yoksa kayık zarar görebilirdi. Aynı anda kayığın iki kenarında ahşap çıkıntılara demir telden yapılmış urganlar da takılırdı ki bu teller birkaç metre sonra birleşip tek bir demir halat haline gelir ve o da kumsalda dik duran, zemine sabitlenmiş silindir şeklindeki bir kütüğe sarılmış olurdu. Bu kütüğe "ırgat" yada "eşek" denirdi.
"Haydi uşaklar asılın eşşeğe!" komutu duyulduğunda bir grup çocuk silindirin üstünde var olan deliğe uzunca bir kalas geçirip koşar adımlarla neşe içinde dönerek silindiri çevirmeye başlardı. Böylece silindire sarılan demir halat kayığı kayıkhaneye doğru çekerdi. Diğer grup da kayık kumsalda ilerlerken altına belli aralıklarla felekleri koyardı ki kayık kumlara gömülmeden yoluna devam edebilsin. Boşta kalanlar da kayığı arkadan iterdi.
Tabi bazen bilerek veya bilmeyerek bu grupların hızları birbirini tutmazdı. Hatta bu iş bir yarış halini alırdı. Irgatla kayığı çeken grup çok süratli olduğunda kayığın altına felekleri koyanlar telaşla etrafta boşta duran felekleri ararlar ve diğer grubun "la yetiştirin hau felenkleri!" diye şakadan azarlarına maruz kalırlardı.
Bu iş yorucu olsa da birlikte başarıldığı için bir neşe kaynağı olurdu. Bazen birkaç kayık sahile aynı anda gelir ve böylece işin zorluk derecesi artardı. İşte böyle durumlarda hasıl olan mutluluk da artardı. Birlikte bir işi başarmanın sevinciyle yüzler güler, alınan her nefes ağızlardan birer espri ve şaka olarak çıkardı.
Kayıkların kum üzerinde gitmelerini sağlayan feleklere neden bu ismin verildiğini küçükken merak ederdim. 70'li yılların sonunda dinlenen arabesk şarkılarda sıkça "zalim felek" tamlaması kullanılırdı, ben de bu tahtaların üzerinden sürekli ağırlık geçtiği için talihlerinin kötü olduğu düşünüldüğünden felek olarak isimlendirildiği sonucuna varmıştım. Bazıları felek verine felenk derdi ki onu da yerel şiveye bağlardım.
Trabzon'un Kalanima köyü için balıkçılık önemli bir geçim kaynağıydı. Bence sadece bir geçim kaynağı değil insanlarının tok gözlü ve mert olmalarının da bir sebebiydi. Uçsuz bucaksız, sonsuz bir besin kaynağı olan deniz varken insanların başka bir kimseden medet ummasına, başka birisine boyun eğmesine ne gerek vardı!
1970'li yıllarda çok şahit olmuştum bu tok gözlülüğe. Bir keresinde arkadaşlarımla köyden bir abimizle balığa çıktığımızda çocukça bir heyecanla kayıkta tutulan balıkları sayıyordum. Balıkçı bana kızmış "La bırak haunları saymayi, bereketini kaçıracasın! İhtiyacımızı alı gideceğiz, yarın yine geliriz. Deniz kaçmay ya!" diye serzenişte bulunmuştu.
Yıllar sonra işlerim gereği günlük hasılat raporlarını incelerken, günlük, hatta saatlik verimlilikle ilgili kafa yorarken çocukluğumdan gelen bu anıyı çok hatırlamışımdır.
1980'li yılların sonuna doğru imar ve iskan işleri bizim köyümüze de gelmeye başlamıştı. O zamana kadar evlenen insanlar evlerini atalarından kalan araziye yapardı ve kimse bir ömür boyu bir ev alabilmek için çalışmazdı. İmar ve iskan işleri çıktıktan sonra arazi işleri de köylülerin günlük hayatlarına girmeye başladı. Tarım arazilerinin iskana açılması, bunun akabinde yüzyıllardır tütün tarlası, mısır tarlası olan arazilere çok katlı binalar yapılması imkanı köylüleri cezbeder oldu. Artık arazi alma ve arazi satma işleri tüm köylülerin zihnini iştahla kurcalıyordu. İşte o yıllarda yaşlıca bir balıkçı komşumuz da denizi gösterip "bak buranın hepsi benim, bundan daha büyük arazi mi var!" diyerek çevresine itidal tavsiye ederdi. O günden bugüne böyle çok insan kaldı mı, bilmiyorum!
Balıkçılığa dönersek: Köyde kayıkların balıktan dönüşü çok şatafatlı olurdu. Tek silindirli kayık motorunun çıkardığı "pom pom pom" seslerinden oluşan bando müziğinin eşliğinde balıkçı kayığın arkasında dimdik ayakta durur ve teknenin dümenini bacaklarıyla kumanda ederek sahile doğru vakur bir şekilde gelirdi. Bunu gören çocuklar ve köylüler de kayığı karşılamak ve tutulan balıkları görmek için yalıya doğru koşarlardı.
Kayık iyice sahile yanaştığında balıkçı kendinden emin ve seri bir hareketle motoru durdurur ve tekne kıyıya doğru sessizce süzülürdü. İşte o an çocukların felekleri kayığın altına atma anıydı! Aynı anda balıkçı da ön tarafa gelip kıyıya atlar ve bileklerine kadar suyun içinde yan yatmasın diye kayığını tutardı.
"Memesali, niye ayakkaplarını kayıkta çıkarmadın da denize atladıktan sonra çıkariysin?"
Bunun gibi sorular balıkçının ciddiyetini hiç bozmazdı. O tuttuğu balıkların gururuyla etrafını süzerdi.
Bordo ve açık mavi renge boyanmış 4 metrelik "Kartal 1" isimli kayık kumsala çekilince tahta kasaların içindeki taze balıklar bekleyen köylüler tarafından incelemeye alınır ve gereken yorumlar yapılırdı.
"Pak haburaya 10kg istavrit var, hem de yiri!
"Hep gancabaşı çekti zayi!"
Balıkçı tuttuğu balıkları her biri yaklaşık 1 kiloluk gruplara ayırıp solungaçlarından misinalara dizerdi. Balıklar halka halinde misinalara dizildikten sonra da taşınmaya hazır olurdu.
Balıkların bir kısmını karşılamaya gelenlere verdikten sonra balıkçı 7 yaşındaki oğluna dönüp:
"Emun, al habunları sat!" deyince de balıkçı için mesai biter, o günün rızkı kazanılmış olurdu. Ertesi gün Allah Kerimdi.
Volkan Gönenç
28/12/2012 İstinye
29/01/2023 Kadıköy
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar