1984 Los Angeles Olimpiyatları Trabzon'da Yapıldı!

 



Gözlü eve doğru heyecanla yürüyordum. 1978 yılında yaz tatiline girerken, 2. sınıf karnelerimizi aldığımız gün arkadaşım Emre yazları Dr. Evleri'ne geldiklerini, göz biçiminde penceresi olan bir evin yanındaki apartmanda oturduklarını söylemişti. Çok iyi biliyordum bu evi, çünkü Trabzon'dan Söğütlü Köyü'ndeki evimize gelirken hep görüyordum. Üst katında göz şeklinde yapılmış penceresiyle dikkatimi çekerdi. Bizim evimize de 500m uzaktaydı.
Saat öğleden sonra 3 gibiydi. Toprak yolun ilerisinde deniz tarafında gözlü evi görebiliyordum. Bahçesindeki çam ağaçlarının arasında gizlenmiş zarif bir evdi. Zaten o yıllarda Trabzon da zarif bir şehirdi. Bölgenin zengin tarihiyle beslenmiş, görgülü ve tok gözlü insanların şehriydi. Tahsilli insanı çoktu. Yüksek eğitim için İstanbul'a, Ankara'ya gittikten sonra memleketine dönüp doktorluk, avukatlık ve ticaret yapan çok sayıda insanı barındırırdı. Nüfusu da fazla değildi. Her sabah okula giderken şehrin girişindeki tabelada nüfusun 56 bin, rakımın da 9 olarak yazıldığını hala hatırlıyorum. (80'li yılların başında nüfus 97.200, rakım da 10 olarak değişti.)
Gözlü eve yaklaştıkça bahçesinde oynayan çocukların neşeli seslerini duymaya başladım. Kuşlar gibi cıvıl cıvıl bağrışıyorlardı. Birden sınıf arkadaşım Emre'yi gördüm. Sarışın, hep güler yüzlü bir çocuktu. O da beni görünce koşup yanıma geldi. Sevinçle halimi, hatırımı sordu ve "Gel seni arkadaşlarımla tanıştırayım" diyerek beni gözlü evin bahçesine soktu.
Bahçede çocuklar misket oynuyorlardı. Aralarında saçları çok kısa kesilmiş, uzun boylu olanı hemen dikkatimi çekti. Sevinçle diğer çocukların misketlerini vuruyor ve kazandığı bilyeleri sayıyordu. Emre "Bak bu Celal" diyerek beni onunla tanıştırdı. Böylece 1978 yılının Haziran ayında Celal'le günümüze kadar devam eden dostluğumuz başlamış oldu. Bu arada Emre'nin elinde içi rengarenk bilyelerle dolu bir cam kavanoz vardı ki oyunun sonunda tüm o bilyeleri Celal'e kaptırdı.
Dr. Evleri Söğütlü Köyü'nde yazlık bir mahalleydi. Kışın şehirli pek kimse olmazdı, yazın okullar kapanınca da insanlar yazlıklarına gelirdi. Ben 1978 yılında, 8 yaşlarındayken sokağa çıkıp diğer çocuklarla oynamaya başlamıştım. Yaz kış Dr. Evleri'nde kaldığım için hem köyün yerlileriyle hem de yazın şehirden gelenlerle arkadaşlık ediyordum.
Yaz tatillerimiz çok neşeli geçerdi. Erken kalkmak, ödevleri yetiştirmek gibi dertlerimiz olmazdı. Benzer yaşlarda 15-20 çocuktuk. Hep beraber sabahtan akşama kadar evlerimizin dışında yorulmak bilmeden oyunlar oynar, gönlümüze göre eğlenirdik.
Spor müsabakaları en revaçta olan oyunlarımızdandı. Mesela ilk defa Emre ve Celal'le buluştuğumuz 1978 yılının yazında Arjantin'de dünya kupası maçları oynanıyordu. Bizler de kupa maçlarını mahallemizde kendi aramızda yapardık. O yıllardan kaleci Maier'i, golcü Kempes'i ve mavi çizgilerin içinde bir futbol topu bulunan Argentina 78 logolu tişörtümü çok net hatırlıyorum.
Aramızdaki spor müsabakalarının en heyecanlısı ise 1984 yılı olimpiyatlarımızdı. O senenin yazında Los Angeles olimpiyatları yapılmıştı. Biz daha oyunlar Los Angeles'da başlamadan Dr. Evleri'nde olimpiyatları organize etmeye başlamıştık bile. 100m yarışları, 4x100m bayrak yarışı, dekatlon, denizde yüzme, ağır taşlarla gülle atma, kumda güreş velhasıl hangi dallar oynanacak, hangi dalda kim yarışacak, yarışlar ne zaman yapılacak gibi önemli meseleleri çoktan konuşmaya başlamıştık. Aramızda şiddetli bir şekilde kim hangi yarışı kazanır spekülasyonları yapılıyordu.
Bizim evde kırmızı ciltli kalın bir Spor Rehberi kitabı vardı. Oradan kurallarını bilmediğimiz oyunlarla ilgili bilgileri alır ve gereken tasarlamaları yapardık. Henüz 14-15 yaşlarındaydık ama gerçekten olimpiyatlarda yarışacakmış gibi çok ciddi hazırlanır, antrenmanlar yapardık.
Nihayet 1984 yılının Temmuz ayı sonunda Amerika'nın Los Angeles şehrinde sırtındaki bir tüple uçan bir adamın şovuyla olimpiyatlar başladı. Tabi biz de ertesi gün bütün çocuklar Kalenima'da kendi olimpiyatlarımızın "resmi" açılışını yaptık.
Carl Lewis 100m'yi 10 saniyenin altında 9,99sn'de koşup dünya rekorunu kırdı! Acaba bizde 100m yarışını kim kazanacaktı? İlker mi yoksa Celal mi Dr. Evleri rekorunu kıracaktı? Bu heyecanla elimizde kronometre toprak yolda tozu dumana katarak koşan arkadaşlarımızın arkasından heyecanla bakıyorduk.
Batı Alman Michael Gross yüzmede altın madalyayı aldı. Acaba bizim denizde yapacağımız yarışı kim kazanacaktı? Celal'in evinin önündeki mendirek ile Alihan'ın evinin önündeki kayalığın arası bizim denizdeki yüzme parkurumuzdu. Bizim için burası dünyanın en zor parkuru, olimpiyatlarımızın da en zorlu yarışıydı. Yarışmacıların bu mesafeyi 4 tur gidip gelmesi gerekiyordu. Yani tam bir dayanıklılık testiydi.
Düdükle birlikte hepimiz denize atladık. Suyun üzeri hızla attığımız kulaçların çıkardığı köpüklerle kaplandı. Yarışı birinci tamamlamak için hepimiz "şap şup" çırpınarak ilerliyorduk. Başlangıçta çok hızlı olan tempomuz ilerleyen metrelerde yavaşlıyordu. Kolay değil 4 tur yüzecektik ki o da çalkantılı denizde yaklaşık 2000m'lik bir mesafe yapacaktı.
Aramızdan kimileri yarışın ortasında yorulup sırtüstü dinlenir, kimisi de şişip terk ederdi, ama çoğunluğumuz yarışa devam ederdik. Sahildeki yazlıkların denize bakan balkonlarından yarışmacıların anneleri ve akrabaları da bizi motive etmek için tezahüratta bulunurlardı.
Ben uzun mesafeyi kurbağalama sitiliyle yüzmeyi tercih ederdim. Bu şekilde yorulmaz ve enteresan bir biçimde yarışın ortalarından sonra serbest sitilde yüzenleri geçerdim. Bir tek geçemediğim Celal vardı.
O sene olimpik yüzme yarışımızın son metrelerine birinci sırada girmiştim. İlk defa altın madalyaya bu kadar yaklaşıyordum. Kurbağalama batıp çıkarak son 50m'yi de geçip mutlu sona ulaşacaktım. Birincilikten ziyade Celal'i geçmiş olmak benim için en büyük zafer olacaktı. Celal 5-6m arkamdaydı ve kulaçlarının ritmi de bozulmuştu. Birinci geleceğime inanmaya başladım. Balkonlarda izleyenlerin arasındaki Saadet Abla'nın "Hadi Volkan!" tezahüratı bana enerji vermişti. Yarışı kazanma arzusuyla bitişi işaret eden kayaya konsantre olmuş, kalan son gücümle yüzüyordum. Birden dünyam başıma yıkıldı. Büyük kulaçlarla sağ tarafımdan biri denizi yara yara yanımdan geçti. Bir sürat motoru gibi denizde iz çıkardı ve bitişi işaret eden kayaya elini koydu. Benim için her şeyin bittiği andı. Celal yine kazanmıştı! Balkonlardaki tüm seyirciler onu alkışlıyordu. Ne büyük hayal kırıklığı!
Daha büyük bir hayal kırıklığını ise olimpiyatların ileriki günlerinde yaşadım. Bize Ata sporumuzun güreş olduğunu öğretmişlerdi. Hatta olimpiyatların açılışında Amerikalı sunucu "İşte güreşin çocukları geliyor!" diye bizi anons etmişti. Çünkü spor tarihimizde başkalarının erişmesi zor bir başarı yakalamış ve 1948 Londra Olimpiyatları'nda güreşte tam 11 madalya kazanmıştık. Ancak 1984 yılındaki en büyük madalya umudumuz Reşit Karabacak'ın kolunu Amerikalı Mark Schultz "çat" diye kırmış ve madalya hayallerimizi yok etmişti. Schultz ise doğru düzgün bir ceza almadan yarışmalara devam etti ve altın madalyayı kendisi aldı.
Müsabakalar Los Angeles'da gündüz oynandığı için biz Türkiye'de gece takip edebiliyorduk. Bir gece Reşit Karabacak'ın intikamını alıp gururla yatağımıza yattık. O gece bence güreş tarihine geçecek bir müsabaka izlemiştik. Greko-Romen güreşçimiz Serhat Karadağ Amerikalı rakibi Franco Famiano'ya karşı maçı 10 sayı yenik götürüyordu. Karşılaşmanın son dakikalarında güreşçimiz birdenbire bir supleks yaptı, sonra rakibini çırptı ve en sonunda artık şaşıran rakibini supleksle havaya kaldırıp yerle bir etti. İnanılmaz bir şekilde farkı kapatıp Amerikalı rakibimizi yenmiştik. Evin içinde sevinçten zıplıyordum. Saat çok geç olduğu için 14 yaşındaki bir çocuğun safiyane mutluluğuyla yatağıma yattım ve huzur içinde uyudum.
Sabah uyandığımda sevincim hala devam ediyordu. Mutluluğumu paylaşmak için heyecanla Celaller'in evine doğru koştum. Kahvaltı bile yapmamıştım. Eve vardığımda tüm arkadaşlar bahçe duvarının üstünde oturuyorlardı. Emre ve Celal'e bakarak "Gördünüz mü güreşi? Nasıl da aldık maçı!" diye bağırdım.
"Kaybettik!" dedi Emre üzüntüyle. Başımdan kaynar sular dökülmüş gibi oldum. "Olur mu! Gözümle gördüm!" dedim.
"Diskalifiye olduk!" dediler. İnanamıyordum! 14 yaşında bir çocuk olarak kabul edemiyordum bu haksızlığı! Nasıl kaybedebilirdik! Son dakikada rakibi yerden yere vurup paçavraya çevirmiştik! Minderdeki galibiyetimizi masa başında elimizden almışlardı!
Hiçbir şey anlamamıştım. Anlamadığım için de hala çocuktum. Ne zaman ki olup biteni anlamaya başladım, o zaman çocuk ruhumu da kaybettim!
Dr. Evleri'ndeki olimpik güreş müsabakaları ise mertçe geçerdi. Baştan söyleyeyim ben hiç güreşemezdim. O sebeple bu karşılaşmalara seyirci olarak katılırdım.
Balıkçı Hurşit iyi güreşirdi. Hayatını fizik gücüyle kazandığı için vücut geliştirme sporcularına taş çıkartacak çok kaslı bir bedeni vardı. Tek rakibi ise Özdemir'di. Müsabakanın başlangıç düdüğü çalınca Celaller'in evlerinin önündeki sahilde kapkara kumların üzerinde boğuşmaya başlarlar, terlerine yapışan kumlarla simsiyah olurlardı. 1984 Dr. Evleri olimpiyatlarında ise altın madalyayı kazanan Özdemir'di.
Boks bizim olimpiyatlarda yer almıyordu, çünkü çok kavga çıkıyordu. Buna rağmen Amerika'daki maçları izliyor, Eyüp Can'ı, Turgut Aykaç'ı yürekten destekliyorduk.
Olimpiyatlar malum maratonla kapanır. Biz de Dr. Evleri'nde buna göre bir organizasyon yaptık. Celaller'in evinden Bakkal İsmail'e kadar olan mesafeyi gidip gelmekle 2km'lik bir parkuru tamamlayacaktık. Amerika'daki gerçek maraton başlamadan önce biz yarışa başladık. Kimimiz spor ayakkabıyla, kimimiz terliklerle tozu dumana katarak koşuyorduk.
Amerika'da Mehmet Yurdadön yarışa hızlı başlamış, ay yıldızlı formasıyla yarışı önde götürüyordu. Dr. Evlerinde sevinçten uçuyorduk. 5-10 dakika sonra bir görüntü daha geldi: Atletimiz ayakkabılarını çıkarmış, çıplak ayakla koşuyordu. Akabinde kaçınılmaz son geldi; Yurdadön yarışı bıraktı.
İş başa düşmüştü! Kendi galibiyetimize kendimiz sevinecektik. Dr. Evleri'ndeki parkurumuzda koşmaya devam ettik ve alnımızın teriyle olimpiyatlarımızı bitirdik.
Alabamalı Lionel Richie ile yaptık kapanış seremonisini; "All Night Long".
Volkan Gönenç
27/Kasım/2012
İstinye
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar