1987-Trabzon Lisesi'nin 100. Yılı

 



7-Aralık-2022, Trabzon Lisesi 100. Yıl Mezunu, dahi bir beyinle sohbet:
Sevgili Şerif Çakırsoy merhaba.
Beni kırmayıp “Yolu Trabzon’dan Geçenler” isimli yazı dizime konuk olduğun için çok teşekkür ederim. Aslında sana isminle değil de “Başkan” diye hitap etmem gerekiyor, çünkü seninle dostluğumuz 1984 yılına, sınıfımızın başkanı olduğun Trabzon Lisesi günlerine kadar uzanıyor.
Teşekkür ederim 2728 Kamuran Volkan Gönenç. Başkan olup her gün yoklama alınca aradan yıllar geçse de isim ve numaralar insanın zihnine nakşediliyor. Halen bazı arkadaşlarım bu durumu hayretle karşılıyor.
Evet hafızana imrenerek bakan arkadaşlarından biri de benim. Seninle mezun olduğumuz 1987 yılının ayrı bir önemi var, çünkü lisemiz o sene 100. Kuruluş yıldönümünü kutlamıştı ve sen de bu kutlamalarda başı çekiyordun. Bize biraz bahsedebilir misin?
Evet, Trabzon Lisesi gibi köklü bir okuldan, kuruluşunun 100. yıldönümünde mezun olmanın gururunu birlikte yaşadık. Hatırlarsın 4-D olarak başlayan lise tahsilimize 5-Fen D ve 6-Fen D olarak devam ettik. Sınıfımız hem okul başarısı hem de sosyal ve sportif faaliyetlerde hep öncü rolündeydi. Ben de bu güzide sınıfın Seçilmiş Başkanı’ydım. Müdür odasının hemen yanı başındaki sınıfın başkanlığıyla ilgili hoş hikâyelerim var. Artık onları başka zamana bırakıp 100. Yıla döneyim:
6. Sınıfın ikinci döneminin başlarıydı sanırım. Anladığım kadarıyla, okul yönetimince not ortalamasına göre başarı sıralaması yapılmıştı. Okulun bahçesinde herkes toplanmışken okul 1.si ve 2.si olarak 2 kız arkadaşımız anons edildi. Sonra da 3.ler olarak 2 kız arkadaşımızla ben anons edildim. Anlayacağın okulda ilk 5 içerisindeydim ama daha önemlisi erkeklerin 1.si bendim! Gerçi bu 1.liğin sonradan bana farklı yansımaları oldu. Kaybettiğimiz liselerarası bilgi yarışmasından sonra bayağı eleştiri aldım. Her ne kadar yarışma ekibi 3 kişi olsa da erkekler grubu faturayı bana kesmişti!
Neyse 100. Yıl dedim, ama halen sadede gelemedim. 100. Yıl kutlama programında bir erkek ve bir kız öğrencinin 100. Yıl meşalesini yakma seremonisi yapılacaktı. Anlattığım başarı sıralamasına göre de okul 1.si arkadaşımız kız öğrencileri temsilen, ben de erkekleri temsilen görevlendirilmiştik. Hatırlarsın meşale için okulun büyük dış kapısının üstüne bir platform kurulmuştu. Platforma çıkmak için de dış kapının sağ ve sol tarafına portatif merdivenler konmuştu.
Bize meşaleyi yakmak için kullanacağımız uzunca bir çubuk verdiler. Çubuğun ucunda da yanıcı malzeme vardı. Bu çubuklar öncelikle tören alanında protokole tabi kişiler tarafından tutuşturulacak; devamında biz de platforma çıkıp meşaleyi yakacaktık. Hatırlıyorum benim meşale çubuğunu eski Lise müdürlerinden Kemal Ülker, diğerini de yine eski Lise müdürlerinden Faik Dranaz yakmıştı. Meşaleleri yakmak kolaydı da elimizde yanan çubuklarla merdivenden çıkmak zordu. Gerçi öncesinde prova yapmıştık, ama ister istemez heyecanlanmıştık.
Hatırlarsın o zaman saçlarım gür, kirpi gibiydi. Provalarda bana “dikkat et, merdivenlerden çıkarken saçlarını yakma” derlerdi. Trabzon usulü heyecanı teskin etmek için söylenen güzel bir söz! Neyse sağ salim platforma çıktık, meşaleyi yaktık ve indik. Benim için unutamadığım, gurur verici bir andı.
Bu vesileyle bir hususu daha anlatmak isterim. Malum Trabzon yağmur memleketi. Kutlama günü yağmurdan dolayı meşale programı öne alınmıştı. Müdür Yardımcımız Mustafa Gönan beni evden aradı. Babam Allah rahmet eylesin bana tören için bir lacivert takım elbise almıştı. Moda tabirle ” lacileri” çekip hızlıca okula gittim. Ancak okul 1.miz C şubesinden Gülru yetişemedi. Onun yerine halk oyunları ekibinden bir kız arkadaşımız meşaleyi yaktı. Sonrasında Gülru’nun çok üzüldüğünü hatırlıyorum.
Teşekkürler benim de özlemle hatırladığım bu anıları paylaştığın için. O sene ayrıca önemliydi, çünkü üniversite sınavlarına girecektik. Seninle okulumuzun arka bahçesinde dolaşırken gelecekle ilgili meslek ve üniversite sohbetleri yaptığımızı çok iyi anımsıyorum. Çok başarılı bir öğrenciydin ve bunun karşılığını da üniversite sınavlarında ODTÜ Makine Mühendisliği’ni kazanarak aldın. Eminim bu sınav süreciyle ilgili yeni nesillere ilham olması açısından anlatmak istediklerin vardır.
Dediğim gibi sınıfımız her açıdan başarılı ve öncü bir sınıftı. Yanlış hatırlamıyorsam bizim sınıftan ikimizin de dâhil olduğu 8 kişi ODTÜ’yü kazanmıştı. Sınıf arkadaşlarımızın hepsi kendi seçtikleri kulvarlarda başarılı oldular ve fark yarattılar. Halen çoğuyla irtibatım var. Çocukluk arkadaşlarımız artık kıdemli dostlarımız oldu. Bu vesileyle bize erken veda eden 2730 Emre Kesim’i rahmetle anmak isterim. Lise öğretmenlerimizden ve Lisenin atmosferinden çok faydalandığımızı düşünüyorum.
Ben lisedeki sınıfımızdan birçok arkadaşımızla birlikte Yılmaz Dershanesi’ne Lise 1’de devam ettim. Sonrasında Karadeniz Dershanesi’ne geçtim. Bir başka deyişle Yılmaz Dershanesi’nden erken mezun oldum! Başta Gürhan, Ayhan ve Cemal hocalarımız olmak üzere Yılmaz Dershanesi’yle ilgili hatıralarım halen tazedir. Zaten arkadaşlarımın çoğu Yılmaz Dershanesine devam ettiği için ben de bir anlamda fahri olarak oranın öğrencisiydim. Bu arada Karadeniz Dershanesi’nin de hakkını vermek lazım. Özverili, iyi niyetli öğretmenlerimiz vardı. Bu vesileyle, bizlerde emeği olan öğretmenlerimizden ebediyete intikal edenleri rahmetle anıyorum. Hayatta olanlara da sağlıklar diliyorum.
Bu noktada aslında Trabzon’la ilgili anlatmak istediklerim var. Sen de bilirsin Trabzon’da doktorluk özellikle çok saygı gören bir meslek. Bana da dönem dönem soruyorlardı “Hangi bölümleri tercih edeceksin?” diye. Tıp cevabı vermediğimde genel olarak insanların memnun kalmadığını fark etmiştim. O dönemde zaten okul ve dershane programları yoğundu. Bazı şeyleri de anlatmak zordu. Fazla uzatmamak için artık ben de sorulara “doktor olacağım, tıp yazacağım” diye cevap vermeye başladım. Ancak kendimce yaptığım değerlendirme sonucunda 10 tane mühendislik tercihi yaptım. Yani o dönemki sisteme göre Tıp için gerekli olan Fen puanım hesaplanmadı; sadece matematik puanım geldi. ODTÜ Makine’yi kazandığım belli olunca benden Tıp Fakültesi beklerken Fen puanımın bile hesaplanmadığını öğrenenlerin şaşırdığını hatırlıyorum.
Bizim seninle okuduğumuz dönemde üniversiteler, bölümler ve kariyer gelişimi gibi konularda bilgiye ulaşmak çok kolay değildi. Şimdiki gibi başta internet olmak üzere iletişim kanalları bu kadar gelişmemişti. Biz bilgiye zor ulaşırdık; ama ulaştığımız kaynak ve bilgiler sıhhatli, sağlam olurdu. Şimdiki gençler bilgiye ulaşmak noktasında çok şanslı. Sanırım onların zorluğu da ulaştıkları bilgileri filtreleyip kullanılabilir hale getirmek.
Hep okuldan bahsettik. Aslında bizim seninle hem okulda hem okul dışında güzel hatıralarımız var. Mesela müzik derslerini ayrı bir salonda yapardık. Sen benim orada sıra arkadaşımdın. Flüt çalma, nota ve solfej çalışmaları gibi temel konularda bir şeyler yapmaya gayret ederdik. Hatta müzik ödevi olarak söylediğim bir türkü yıllarca aramızda espri konusu olmuştu. Ayrıca, rahmetli Güngör Teyze ve Nejat amcanın muayenehanelerine geldiğimi de hatırlıyorum. Sevgili anne ve babanı da bu vesileyle rahmetle anıyorum. Hatta birkaç kez sizin evde yatılı kaldığımı ve özellikle senin bu ziyaretlerimde Karadeniz esintili doğaçlama performanslarını hiç unutmadım. Daha o yıllardan gözlem ve araştırmaya meraklıydın. Bu da seni ilerleyen yıllarda başarılı bir yazar yaptı. Hatta ben de senin roman kahramanlarından biriyim: Nevzat!
Zaman geçtikçe Trabzon’da doğup büyümekten ve Trabzon Lisesi mensubu olmaktan daha farklı bir aidiyet ve memnuniyet duymaya başladım. İyi ki seninle ve Trabzon’la yollarımız kesişmiş.
Çok teşekkürler sevgili arkadaşım. Evet, o söylediğin şarkıyı hatırlıyorum, “Tey, Tey!” diye nakaratı olan çok güzel bir türküydü.
Seninle dostluğumuz Ankara’da da devam etti. Bölümlerimiz farklı olsa da ODTÜ’de birlikte öğrencilik yaptık. Yeni ortak arkadaşlarımız oldu. Senin Emek’teki, benim Maltepe’deki öğrenci evlerimizde beraber çok ders çalışmamız oldu. ODTÜ’de de başarılı bir öğrenciydin. Hatta hiç unutmadığım bir sohbetimizi burada nakletmek isterim:
Birgün üçlü amfinin önünden birlikte bölümlere doğru çıkarken sana dert yanıyordum:
“Çok yorucu oluyor evde sınavlara hazırlanmak. Gündüzleri yorgunluktan derslerde bir şey anlamıyorum.”
Senden gelen cevap ise ODTÜ’de öğrenci olmayı birkaç kelimeyle tarif ediyordu:
“Haftada kaç gün sabahlıyorsun?”
Evet ben tüm öğrencilik hayatımda sınava hazırlık için sadece 1 gün sabahladım, ama sen dahil birçok öğrenci için bu sıradan bir metottu.
Bahseder misin biraz ODTÜ günlerinden?
Ankara’ya çocukluğumda birkaç kez gelmiştim. Fakat benim için Trabzon’dan sonra fazla büyük ve bilinmez bir şehirdi. Rahmetli babamla ODTÜ’ye kayda gittiğimizde dizlerimin titrediğini hatırlıyorum. Üçlü amfide kayıt işlemlerini yaptırmıştım. ODTÜ’de ilk hatıralarım hazırlık sınıfına dair. Kayıt sonrası İngilizce seviye tespit sınavına girmiştik. Bende de gramer, okuma vb. iyi fakat konuşma, dinleme anlama o kadar iyi değildi. Tabi sınav yazılı olunca ben üst seviye olan A kurundan başladım. Özellikle ilk dönem bayağı zorlandığımı hatırlıyorum. İngilizce kitaplardan İngilizce öğrenmeye çalıştığım yorucu bir dönemdi. 2. dönem toparladım, hatta final sınavında kendi sınıfımda en yüksek notu almıştım.
1. sınıf derslerinde bölüme geçince Üçlü Amfi neredeyse sabit mekânımız olmuştu. Makine mühendisliği belki de okulun en zor bölümüydü. En zor dönemleri bana göre 2. sınıf ve 3. sınıfın ilk dönemiydi. Ondan sonra biz de biraz kendimizi bulduk. Sabahlama bizim bölümün rutiniydi. Zaten lisede geceleri çalışmayı severdim; ODTÜ geceyi sabahla birleştirdi diyebilirim. Sanırım hocalarımız bunu bildiği için bölümde sınavlarımızın neredeyse tamamı 17:40’ta yapılırdı. Gece çalışıp derslere gelir, vakit kalırsa biraz dinlenip akşam sınava girerdik.
Dediğin gibi, Ankara’da ilk evimiz Emek mahallesi 72. Sokaktaydı. O zamanlar Kızılay’a 21 numaralı otobüsler gidiyordu. Otobüsler Emek 8. Cadde’nin her iki tarafından farklı ringler yaparak sonuçta Kızılay’a ulaşıyordu. Ben Trabzon’da denize dönüp yol ve yön bulmaya alıştığım için ilk zamanlarda yol bulmakta zorlandığımı, hatta komik olaylar yaşadığımı hatırlıyorum.
Neyse ki aynı sıkıntı ODTÜ’nün meşhur mavi renkli öğrenci servislerinde yoktu. Balık istifi gibi doluşup ODTÜ’ye giderdik. Servis saati dışındaysam kampüse Milli Kütüphane önünden kalkan dolmuşlarla giderdim. Kapıdaki kimlik kontrolleri, yoğun dersler, projeler, ödevler vs. hep hafızamda kalan meseleler, yoğunluklar!
Öyle ki 2. sınıfın sanırım 1. dönemiydi. Günde 9 saat ders vardı. Yani öğle yemeğine dahi zaman yoktu. Her şeye rağmen bana kattıkları için ve mensubu olduğum için ODTÜ’ye minnettarım.
Dediğin gibi seninle karşılıklı olarak Emek ve Maltepe’deki evlerimizde buluşup ders çalışırdık. Özellikle bölümlerimizin ortak derslerine yönelik çalışmalardı. Hatta benim FORTRAN kitabım halen sende olmalı! Ders çalışma diye buluşup memleketi kurtarma seanslarımız da çok oldu. Ankara’da güzel günler geçirdik seninle beraber.
Evet Fortran kitabını hatırlıyorum. Çok sevmiştim o dersi, hatta o sebeple senin kitabı ciltlemiştim.
Sevgili Şerif ODTÜ Makine Lisans diplomasını aldıktan sonra asistanlık dönemin başladı. Senin gibi başarılı bir öğrenci için bu şaşırtıcı bir sonuç değildi. Trabzon’dan gelip ODTÜ gibi güzide bir üniversitenin en zorlu bölümlerinden birinde akademik kariyere adım atmak hakkında ne düşünüyorsun? Soruma bir ekleme daha yapmak istiyorum. Asistanlık görevini kısa tutup bir süre sonra Hazine müsteşarlığında uzman olarak göreve başladın. Bu tercihin altındaki sebeplerden de bahsetmek ister misin?
Ben bölümü 4 yılda o zamanların sevilen tabiriyle “regular” bitirdim. Sonradan “1 dönem, hatta 1 sene uzatsam sosyal hayat ve akademik başarı açısından daha iyi mi olurdu?” diye düşünmedim değil. Ancak o zamanki anlayışımız okulun kapısından girip zamanında bitirip çıkmaktı.
Ben son sınıfta termodinamik ve ısı transferi konularına ilgi duymaya başladım. Bizim dönemimizde ihtisaslaşmaya yönelik seçmeli ders sayısı şimdiki kadar fazla değildi. O zamanlar MBA daha yeni moda olmaya başlamıştı. Ben başlangıçta MBA’in ne anlama geldiğini bile bilmiyorum. Bir de konu olarak mühendislikten sonra tam olarak kafama oturtamamıştım.
Arkadaşlarımızın bir bölümü yurtdışında eğitimine devam etmek istiyor, bazıları da lisans sonrası özel sektörde çalışma hayatına atılmayı planlıyordu. Ancak bölüm başkanımız ve bazı hocalarımız, aralarında benim de olduğum bir grup arkadaşımızı yüksek lisans yapmak ve eş zamanlı araştırma görevlisi olarak çalışmak noktasında teşvik etti.
Önce sınavların yazılı kısımlarına girdik. Sonrasında, ben “Termodinamik” ana bilim dalından araştırma görevliliği mülakat sınavına girdim. Jüri halen gözümün önündedir: Bölümün şampiyonlar ligi! Sonuçta asistanlığa kabul edildiğimi öğrendim. Beraber yüksek lisansa başladığım arkadaşlarımdan doktora için ABD’ye gidenler oldu. Çoğu orada kaldı. Bazı arkadaşlarımız da master ve asistanlık sonrası özel sektöre geçti. Sanırım o kuşak doktora ve sonrasında hoca olarak ODTÜ’de kalmak konusunda çok şanslı değildi. Ya da zaman içinde bizim bakışımız değişti. Aslında doktora ve hocalık ömür boyu sürecek bir yaşam modeli. Belki ben bu modeli tercih etmedim ya da gerekli yönlendirme ve teşviği hissedemedim.
Her neyse, ortaokuldan bir arkadaşım –ki kendisi de Mülkiyeyi dereceyle bitirip kamuda kritik görevlerde bulundu- bir gün beni arayıp “Hocam Hazine Müsteşarlığı sınav açıyor. Sen de başvur” dedi. O zamanlar –sen de bilirsin- devlet sınavlarını takip etmek geleneği ODTÜ’de pek yoktu. Bu daha çok Mülkiye geleneğiydi.
Arkadaşıma “Ben mühendisim, ne işim var Hazine Müsteşarlığında?” diye cevap verdiğimi hatırlıyorum. O da bana Devlet Planlamadan Hazineye geçen birimlerden ve geleceğin teknokratları olan mühendislere duyulan ihtiyaçtan bahsetti. Özetle beni ikna etti.
1990’lı yılların ortalarında bizim de seninle yavaş yavaş dünya meselelerine, siyasete daha çok ilgi duyduğumuz dönemlerdi. Mühendis kökenli olup kamu görevi sonrası siyasette önemli görevlere gelen rahmetli Demirel ve Özal gibi isimler ilgimizi çekiyordu. Sonuçta, kendi alanımda Hazinenin yazılı sınavına ve sonrasında sözlü sınavına girdim. Sonradan öğrendim ki mülakat komisyonu da bürokrasinin şampiyonlar ligiymiş ve ODTÜ markası benim için kapıları açmış.
Sözlü sınavda bana “ODTÜ gibi bir yerde eğitmenliği bırakıp neden Hazineye gelmek istiyorsun?” diye sormuşlardı. Kendimce bir şeyler açıklamaya çalıştım. Tabii maaş neredeyse okulda kazandığımın 2 katı diyemedim! Bu da madalyonun öbür yüzü.
Yazılı ve sözlü sınavları kendi alanımda 1. olarak kazanıp uzman yardımcısı olarak göreve başladım. Hazinede birimlere başlamadan önce bize çok kuvvetli bir hizmet içi eğitim verdiler. Bugün böyle programların olmaması üzücü. Hazinede ilk hatırladığım tecrübeli bürokratların tekrar ettiği “Burada devleti tanırsınız” cümlesiydi. Devleti tanımanın ne anlama geldiğini zaman içerisinde acı tatlı olaylarla öğrendik.
Gerçi üniversiteden uzun süre kopmadın. Birçok master ve doktora diploman olduğunu biliyorum.
Ben ODTÜ’de yaklaşık 3 yıl asistanlık yaptım ve Makine Yüksek Lisans derecesi aldım. Hatta doktora sınavını kazanarak programa da başladım; ancak devam etmedim. Sanırım o yıllarda yoğun geçen üniversite ve akademik çalışmalar sonrası bir değişikliğe ihtiyacım vardı. Hazine bana o ortamı sağladı. DPT’den Hazineye transfer edilen Teşvik ve Uygulama Genel Müdürlüğü’nde göreve başladım. Mühendis olmam sebebiyle benim de beklediğim bir görevlendirmeydi. Teşvik DPT formasyonuna sahip, Hazinenin klasik devlet reflekslerinden farklı bir birimdi. Personelin çoğu belli sektörlerde uzmanlaşmış, aynı zamanda siyasi görüşleriyle ön planda olan insanlardı. Bizim gibi başta ODTÜ ve Mülkiye gibi okullardan mezun gençler de vardı. Teşvikte devletten ziyade özel sektörün devlet karşısında kendini nasıl konumlandırdığını öğrendim. Bir yandan işimizi yaparken belki de aldığımız akademik formasyonun gereği devlet yardımları, vergi, istihdam, AB gibi konulara da kafa yoruyordum. Zaman geçtikçe mühendislik eğitimi ve Hazine tecrübesi üzerine işletme veya iktisat gibi bir formasyona ihtiyacım olduğunu anladım. Zamanında lisans mezuniyeti döneminde kafamda tam oturtamadığım MBA fikri artık somutlaşmıştı. Araştırmalarım sonucunda dünyanın sayılı MBA okullarından Belçika’nın Leuven şehrindeki Vlerick Business School’dan kabul aldım. 1 yıllık program oldukça yoğun ve tahminimden daha rekabetçiydi. Sonuçta MBA diplomamı alıp memlekete döndüm. Bu sürecin sonunda da aynı ODTÜ mezuniyeti sonrasındaki gibi “2 senelik program daha mı konforlu olurdu?” diye düşündüm. Bir tür dejavu herhalde!
Okulda en çok ilgimi çeken derslerden biri 2 quarter halinde aldığımız “Innovation ve Technology Management” dersiydi. O tarihte bilmiyordum sonradan öğrendim ki hocamız kendi alanında dünyanın sayılı isimlerinden biriymiş. Sanırım disiplinler arası olması beni cezbetmişti. Kendi kendime bu konuda bir doktora çalışması hoş olur diye düşündüğümü hatırlıyorum. Bununla ilgili Belçika’da araştırma yaptım. Hatta Antwerp Üniversitesinden doktora için kabul bile aldım. Fakat bahsettiğim şekilde interdisipliner bir program olmadığı için başlamadım. Bu düşüncemi, yıllar sonra şimdiki adıyla Milli Savunma Üniversitesi’nden Teknoloji Yönetimi doktora derecesi alarak gerçekleştirdim. Doktorayı, bir yandan idari görevler bir yandan da akademik çalışmaların yoğunluğundan dolayı profesyonel bir şekilde biraz da zamana yayarak tamamladım. Yani geçmişte yapamadığımı bu sefer yapmıştım! Sonrasında doktor unvanıyla hem mesleğim hem de doktora çalışma konumla ilgili çeşitli üniversitelerde dersler verdim.
Bu noktada seni tekrar tebrik etmek isterim. Peki Belçika’daki öğrencilikle Türkiye’yi mukayese edebilir misin? Nasıl bir hayatın vardı?
Biliyorsun ben Belçika’ya Hazine’de çalışırken gitmiştim. Yıllar üstüne ve belli bir iş tecrübesinden sonra yoğun öğrenciliği biraz garipsedim. Buna bir tür hamlama diyebiliriz. Zamanla alıştım tabii.
Uluslararası MBA programı 20 kişiydi ve kamu sektöründen gelen sadece bendim. Bildiğin üzere, insanlar MBA’e bir çeşit yenilenme ve devamında daha iyi koşullarda kariyer imkânı olarak bakıyorlar.
Program 1 yıl olduğu için çeyrek dönemlere ayrılmıştı. Çok sayıda ders vardı. Belçika’da notlar 20 üzerinden verilir ve lineer gitmezdi. Yani, söz gelimi 16 aldıysan bu direkt 80 anlamına gelmezdi. Okul Leuven ve Gent üniversitelerinin ortak programıydı. Leuven ekol olarak daha gelenekçi, Gent ise daha liberal bir yapı. Bu sebeple hocaların ortak verdiği derslerde aynı sınavın bir bölümünün klasik yazılı bir bölümünün test olduğunu hatırlıyorum.
Okul bize güzel imkânlar sağladı. Avrupa Birliği kurumlarının da yer aldığı teknik gezileri hatırlıyorum. Ayrıca mezuniyet projemle ilgili olarak 1 haftalığına ABD’ye gitme imkânı da bulmuştum. Okul bize sembolik bir ücretle Flamanca kursu organize etmişti. Flamanca kursunun da renkli geçtiğini hatırlıyorum. Nihayetinde Flamanlar bile kendi aralarında İngilizce konuşuyorlar. Televizyonlarında dublaj değil Flamanca altyazılı filmler var.
Leuven tam anlamıyla öğrenci şehri. Bazı şeyleri yaşayarak öğrensen de öğrenciler için rahat bir ortam sunuyor. Şehrin meydanında açık alanda oturup 1 Avro’ya Duvel bira içerdik. Bugün bakınca büyük lüks!
İşlerinin neredeyse tamamını yaya olarak şehrin içinde halledebiliyorduk. Bir de bize bedava öğrenci otobüs kartı vermişlerdi. Anlayacağın 30 küsur yaşında bedava kartım vardı! Trenle Brüksel 20 dakika mesafedeydi. Hafta sonları Brüksel’e Türk mahallesine yemeğe giderdim. Ara sıra arkadaşlarımızla parti yaptığımızı hatırlıyorum. Hatta bir keresinde Türk okul arkadaşımın organizasyonunda milli bir görev olarak kahve falı bile bakmıştım! Annem geldiğinde hızlı trenle Paris’e ve Brüj’e gitmiştik. Yakın olduğu için arkadaşlarımla Amsterdam ve Lüksemburg programları da yapmıştım. Kısaca mümkün olduğunca 1 yılın hakkını vermeye çalıştım.
Ne kadar güzel anılar. Bu sırada da Hazine Müsteşarlığı'ndaki kariyer basamaklarında yükseldin ve en son hepimizi gururlandıran bir şekilde bu kıymetli devlet kurumumuzda genel müdürlük de yaptın. Bu sürecin de bir özetini yapabilir misin?
Belçika dönüşünde Hazine yönetimi bana finans odaklı bir birimde çalışmamın daha uygun olacağı mesajını verdi. Ancak, o dönemde bankacılık ve ilgili departmanlar Hazine’den ayrılmış ve BDDK kurulmuştu. Kamu Finansmanı birimi de fazla kamu odaklıydı. Ben Teşvikte ağırlıklı olarak özel sektörle muhatap olmuştum. Bu sebeple yönetim bana yeni yeni yıldızı parlayan sigortacılık birimini önerdi. Uzman olarak başladığım Sigortacılık Genel Müdürlüğünde bütün hiyerarşik kademelerde görev aldım. Son olarak, Ocak 2017’de Sigortacılık Genel Müdürü olarak atandım. Sigortacılığın ve bireysel emeklilik alanının birçok konusunda ekip arkadaşlarımla beraber güzel çalışmalara imza attık. Sektörle ilgili kurumsal kapasitenin yükseltilmesine yönelik çeşitli projeleri uygulamaya koyduk. Bir anlamda Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun temelini attık diyebilirim. Malum yukarı doğru çıktıkça aslında süresini bilemediğin bir kum saati de çalışmaya başlıyor. Görevden ayrıldım ve bahsettiğim üst kurulda görev yapmak bana kısmet olmadı. Devamında Müsteşarlık ile Maliye Bakanlığı birleşti. Zaten sonrasında da dünyanın başına gelmeyen kalmadı. Pandemi herkesin olduğu gibi benim de bazı konulara bakışımı değiştirdi. Halen kamu görevinde; mesleki ve akademik odaklı kendimce bir şeyler yapmanın gayretindeyim.
Geçmişe dönüp baktığımda özellikle kariyer anlamında yaptığım tercihlerden ve yaşadıklarımdan mutluyum. Kariyerimin tamamı yoğun çalışma ortamlarında üretken olma gayretiyle geçti. Kamu adına Hazine içinde ve dışında Hazineyi temsilen üst düzey görevlerde bulundum. Bunlar beni memnun eden hususlar.
Sevgili Şerif, benim yakından bildiğim ve şimdi okurlarımızla paylaşma imkanı bulduğum gerek insani, gerek akademik, gerekse de profesyonel kariyer anlamında çok parlak bir geçmişin var. Çevrene ve hayata kattıkların çok kıymetli. Bundan sonrası için düşüncelerin nedir? Bu soruyu özellikle soruyorum çünkü el attığın konular güzelleşmekte. O sebeple gelecekte bizi nasıl güzellikler bekliyor merak ediyorum?
Zaman ne gösterir bilemeyiz ama “tilkinin kürkçü dükkânına dönmesi” misali tekrar üniversiteye dönmeye sıcak bakıyorum.
Ben kendi adıma hayatta şunu öğrendim. Hayat; hayal veya arzu ettiklerimizin maksimumunu, kaçındıklarımız veya yaşamak istemediklerimizin minimumunu sunmuyor. Sanırım insanoğlu hayatı kendi değerleri içinde “optimum” olarak yaşamak durumunda veya zorunda. Bu belki de mühendislik eğitiminin getirdiği bir tür hayatı sayısallaştırma girişimi. ODTÜ’de asistanken hocaların hocası rahmetli Cahit Arf’ın bir konferansına katılmıştım. Orada gençliğinde toplumsal olayları, ilişkileri matematiksel olarak ifade etmeye çalıştığını fakat başaramadığını ve zaten bunun anlamsız olduğunu söylemişti. Efsane hocamızın dediği gibi hayatı sayısallaştırma gayretim yok; sadece kendi kafamda kendi modelim içinde optimumu yaşamaya çalışıyorum. Bu modelin içinde senin gibi kıdemli dostlarım var, başarılarım, hayal kırıklıklarım, inişlerim, çıkışlarım hepsi var.
Bu güzel sohbet için sana çok teşekkür ediyor, geçmişte olduğu gibi önümüzdeki günlerde hayata geçireceğin başarılı çalışmaları merakla bekliyorum. Sohbetimizi hayata değer katacak projelerde beraber çalışma arzumuzdan bahsederek noktalamak isterim. Özellikle üzerinde konuştuğumuz Toplumsal Çalışma ve Olgunlaşma Gönüllüleri (TOÇA Gönüllüleri) kurgusu çerçevesinde birlikte kıymetli işler ortaya çıkarmayı umuyor, bu vesileyle irtibatımızın artarak devamını diliyorum.

Volkan Gönenç
7-Aralık-2022
Kadıköy

Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar