1990 Trabzon Sel Felaketi

 



Yaz mevsiminde hava geç karardığı için vaktin ne kadar ilerlemiş olduğunu anlayamamıştık. Beş arkadaş akşamın geç bir saatinde Zehra Abla'nın evinin önündeki eski mezarlığın duvarına oturmuş sohbet ediyor, şakalaşıyorduk. Hepimiz 18-20 yaşlarındaydık. Bir metre yüksekliğindeki duvarın üzerinde omuzlarımız birbirine değecek şekilde sıkışmış söylediğimiz her şeye gülüyorduk.
Bir ara Zafer'in omuzundan arkaya doğru çekip onu mezarlığa doğru yuvarladım. Düşeceği yerin uzamış otlarla kaplı olduğunu bildiğim için düşünce canının yanmayacağından emindim. Şaşkınlık içinde yere kapanan arkadaşım mezarlığın içinde başını kaldırıp bana bakınca gülüşmelerimiz kahkahalara dönüştü.
"Ulan görürsün sen haşimdi!" diyerek boynuma atıldı ve o da beni duvardan sırt üstü düşürdü.
Aydınlatma lambalarının olmadığı köyde gecenin karanlığı ve sessizliği içinde sadece bizim kahkahalarımız duyuluyordu. Fakat birden durum değişti. Önce bir şimşek karanlığı mızrakla yırtarmış gibi aydınlattı ve arkasından şiddetli bir gök gürültüsü tüm geceye hakim oldu.
Şaşırmıştık. Haziran ayında neydi havanın bu hali böyle!
"Uşaklar ayam bozay, haydi herkes evine!" diyerek seslendi kapısının önünde beliren Zehra Abla.
Önce pek oralı olmadık, ama aniden bastıran kuvvetli yağmur hepimizi evlerimize doğru yola koyulmaya mecbur etti. Yolda yürürken yağmur şiddetini iyice arttırmıştı. Şimşekler bozuk bir floresan lambası gibi etrafı kesik kesik aydınlatıyor, gök gürlemeleri ise en soğukkanlı insanı dahi ürpertecek şekilde yankılanıyordu. Karanlığın içinde arkadaşım Murat'a karşılaştım. Hızlı adımlarla heyecanla yürüyordu. "Ukarlarda dereler taşay!" diyerek gözden kayboldu. Evi sahilin gerisindeki tepelerdeydi. Demek ki oralarda bir şeyler oluyordu.
Eve gelince zaten tüm gün yorulmuş olduğum için kısa bir yemek faslından sonra yatıp derin bir uykuya daldım. Uykumda sıkıntılıydım. Bir boğukluk, bir huzursuzluk hissediyordum. Binanın dış cephesinden geçen atık su borularından akan suların sesiyle uyandım.
"Gecenin bu saati üst kat komşumuz balkonu niye yıkıyor!" diye hayıflandım. Gök gürlemeleri hala devam ediyordu, şimşekler ise perdelerin ardında bir yanıp bir sönen projektörler gibi odayı aydınlatıyordu.
Yattığım yerde dalgaların sahili dövmesini, gök yüzünün yere doğru bağırmasını ve şimşeklerin karanlığı bıçak gibi kesercesine çakmasını izliyordum. Tüm bu kargaşayı bastırabilen bir şey vardı ki o da akan su sesiydi.
Odamın kapısı açıldı. Gelen annemdi. Tatlı bir tebessümle sakince sordu:
"Korkuyor musun?"
"Hayır, ama neden balkonu yıkıyorlar bu saatte?"
"Yağmurun sesi o. Çok yağmur yağıyor."
Demek kimse balkonu yıkamıyor diye düşünerek tekrar uykuya daldım.
Sabah uyandığımda gece duyduğum o türlü türlü gürültülerden eser yoktu. Perdeyi çekip dışarıya baktım. Deniz kahverengiydi. Açıklar dahil, ufka kadar çamur rengiydi.
Odamdan çıkıp anneme ve yardımcımız Fatma'ya neler olup bittiğini sordum.
"Her yeri sel aldı!" diyerek cevap verdi Fatma.
Annem yerleri siliyordu. Evin pencerelerinden, balkonun kapılarından sular sızmıştı. Etrafımızı su basmıştı, ama evde sular akmıyordu. Elektrikler de kesikti. Televizyonu açamadığımız için haberleri dinleyemiyorduk. Ne olup bitmişti bilemiyorduk.
Merak içinde balığa giderken giydiğim lastik botlarımı ayaklarıma geçirerek dışarı çıktım. Işıklar yanmadığı için apartmanın karanlık girişini geçip dış kapıdan aydınlığa çıkınca sanki başka bir dünyaya ayak basmış gibi oldum.
Evimiz bir çamur denizinin üzerinde yükselen bir adacık gibiydi. Etrafımız kahverengi bir düzlükten ibaretti. Su ve çamur karışımı bu düzlük kahverengi bir çarşaf gibi yeryüzünü örtmüştü. Çamur örtüsünün üzerinde ise tek tük evlerden oluşan adacıklar görülüyordu.
Dağlardan gelen su dere yataklarına sığmamış, sel olup önünde ne varsa beraberinde sürükleyip denize kadar her yeri dümdüz etmişti.
Bahçemizde yaşayan köpeğimiz Tomi'yi gördüm. Çamur içinde olduğu halde kuru bir yer bulmuş ve sinirli bir şekilde bana bakıyordu.
Etrafımdaki manzara sel afetinin korkunçluğunu gözlerimin önüne sermişti. Sel denilen şey su değil, dağlardan kopan ve suyla birlikte akan kayalar, kütükler ve onların önüne kattıkları yıkılmış evler, tuğlalar ve ayakta duran her şeydi. İnsanın direnmesine imkan yoktu. Sele kapılan insanlar çılgınca sürüklenen kayaların ve kökünden kopan ağaçların darbeleriyle ezilir, engel tanımadan akan toprak tarafından yutulup kaybolurdu.
Deniz kenarındaki evimizden çıkıp biraz daha yüksekten geçen Trabzon Akçaabat karayoluna doğru yürüdüm. Etrafı incelerken ileriden bana doğru gelen arkadaşım Celal'i gördüm.
"Volkan, ne oldu buralara?" diye üzüntüyle sordu. Başımıza gelen felaketin boyutunu henüz daha tam anlamıyla anlayamamıştık. Birlikte köyün içine doğru yürüdüğümüzde ise afetin feci yüzüyle karşılaştık. Köyümüz yer yer yükseklikler ve çukurlardan oluşan engebeli bir arazideydi. İlk önce yolun kenarında içi çamurlu su dolu çok büyük bir çukur gördük. Çukurun içinde suyun üstünde sadece mavi tavanı görünen bir minibüs vardı. Suyun olmadığı alanlara perdeler, kumaş parçaları ve türlü türlü ev eşyaları saçılmıştı. Bir gün önce ev olduğunu düşündüğümüz taş parçalarının üzerinde oturmuş, yıkılan yuvalarına ağlayan kadınlar vardı. Diğer kadınlar da onları teskin etmeye çalışıyor, yardım amacıyla toprağa gömülmüş eşyalarını çıkarıp kurtarmaya çalışıyordu. Ağlayanların kimileri komşularına müteşekkirken kimileri de serzenişte bulunuyor "Evlerimiz yıkılmışken sizler sele kapılan eşyaları kendiniz için toplama derdindesiniz" diyordu.
Köyde yıkılan ev çoktu, ama şükür ki can kaybı yoktu. Evlerinin dayanamayacağını anlayan köylüler evleri daha korunaklı olan komşularına sığınmışlardı. Olayın korkunçluğunu görmüştük. Celal'le evlerimize dönmek üzere ayrıldık.
Eve döndüğümde apartman komşularımla karşılaştım. Hepsinde büyük bir telaş vardı ve bazıları ağlıyordu. Hepimizin çok sevdiği ve saygı duyduğu, üst kat komşumuz olan büyükbabaları gece eve gelmemişti ve kendisinden henüz haber alınamamıştı. Endişe içinde bekliyorlardı.
Köyümüz Trabzon ile Akçaabat ilçesi arasında olup Trabzon'a doğudaki Yıldızlı Sera Deresi üzerindeki köprüyle, Akçaabat'a da batıdaki Söğütlü Galanima Deresi üzerindeki köprüyle bağlıydı. Duyduğumuza göre her iki köprü de selde yıkılmıştı ve çevremizle irtibatımız yoktu.
Doktor olan babamın hastaneye gitmesi gerekiyordu. Acil bir ihtiyaç olabilirdi. Arabasını kullanamadığı için birkaç kişiyle bir kayığa binerek deniz yoluyla 5 km uzaktaki Trabzon'a gitti. Ertesi gün ben de bir grup insanla bomboş karayolundan yaya olarak gittim. Yolda insanlar sel felaketinin neden olmuş olabileceğini tartışıyordu. İçlerinden bir tanesi üniversitede kız erkek birlikte okudukları için başımıza bu felaketin geldiğini söylüyordu. Yaklaşık bir saatlik hızlı bir yürüyüşle yıkılan Yıldızlı Sera Deresi köprüsüne geldik. Karayolu üzerindeki köprü yıkılmıştı ama Yıldızlı köyünün yanındaki kemerli eski Osmanlı köprüsü sapasağlam ayaktaydı. Onun üzerinden geçerek Trabzon'a doğru devam ettik.
Felaketten sonra kayıklar sadece insanların ulaşım ihtiyacını çözmek için kullanılmadı. Kayıkçılar dağlardan denize sürüklenmiş tomrukları, ağaç parçalarını denizden topluyor ve kışlık yakacak ihtiyaçlarını karşılıyorlardı.
Maalesef facianın ilk gününden itibaren bazı arsız fırsatçılar da ortaya çıkmıştı. Bunlar denizde yüzen tüpleri, buzdolaplarını kayıklarının arkasına bağlayıp evlerine götürüyorlardı. Nereden geldiği belli olmayan bazı kişiler ise sahilde kumların arasında yıkılan evlerden gelmiş olabilecek ziynet eşyalarını arıyorlardı. Bu yazımın ekinde paylaştığım fotoğrafı felaketin ilk günlerinde evimizin arka balkonundan çekmiştim. Kıyıya vurmuş tomruklar ve sahilde kumları eşeleyip kıymetli bir şeyler arayan kişiler görülebiliyor. Bazı insanların felaketi bazıları için kazanç olmuştu.
Apartmanımıza gelen bir kaç kişi henüz kendisinden haber alamadığımız komşumuzla felaketin olduğu gece karşılaştıklarını söyledi. Komşumuzu arabasının içinde Galanima deresi yakınlarında görmüşlerdi. Anlattıklarına göre derenin akışının şiddetlendiğini söylediklerinde komşumuz "Bu sel bize bir şey yapmaz!" diye cevap vermişti.
Komşumuz çok heybetli, gözü pek, güçlü kuvvetli bir insandı. Bu bölgede 1950'li yıllarda yine çok şiddetli bir sel felaketi olmuş, ancak o köylülerine yardım için hiç çekinmeden atını sürüp Galanima deresini geçmişti. Acaba şimdi de aynı düşüncelerle mi hareket etmişti?
İlerleyen saatlerde yıkılan Galanima köprüsü yerine Silahlı Kuvvetlerimiz seyyar bir köprü kurarak köyümüzün Akçaabat'la irtibatını sağladı. Henüz su ve elektrik olmasa da en azından şehirle karayolu bağlantısı sağlanmıştı.
Bir iş makinesi de derenin çevresindeki toprak yığınlarını kaldırıyordu. O esnada komşumuzun arabası da kapısı açık olduğu halde ortaya çıktı, ancak kendisinden bir iz yoktu. İnşallah bir yere sığınmıştır da çıkıp gelir diye dua ediyorduk.
Elektriğin olmaması bir şekilde tahammül edilebiliyordu, ancak susuzluk daha büyük bir sıkıntıydı. Köyde temiz akan bir tane çeşme vardı ve o da yaklaşık 1 km ötedeki bir komşumuzun bahçesindeydi. Kadın, erkek insanlar ellerinde bidonlarla kilometrelerce yol yürüyerek bu çeşmeden su taşıyorlardı. Çeşmenin sahibi köylümüz çok iyi kalpli bir insandı. Her geleni güler yüzle karşılıyor, elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. Temiz su bulmak çok iyiydi de su dolu ağır bidonları taşımak ızdıraplı bir işti. Neyse ki babam arabasıyla bu çeşmeye ulaşmayı başardı da ağır bidonları taşıma külfetinden kurtulmuş oldum.
Sadece içmek için değil, temizlik için de su lazımdı. Evde tuvaletler kokmaya başlamıştı. Bunun üzerine hemen 2 bidon alıp 50 metre yakınımızdaki sahile gittim. Bidonları denizin içine daldırıp su doldururken kıyıdaki adamlardan biri hayretle "Ne yapacaksın o suyu?" diye sordu. "Tuvalete dökeceğim." diye cevap verince sakinleşti. Felaketin yarattığı şok yüzünden kafayı yiyip suyu içeceğimi sanmıştı herhalde.
Selin üzerinden günler geçmesine rağmen deniz suyu hala çamurluydu. Sanki bir nükleer bomba atılmış da dünyanın düzeni değişmişti. Mavi renkli deniz artık kahverengiydi.
Yıkanıp temizlenmek için denize girmek istiyordum. Bir arkadaşımdan rica ettim kayığına alıp beni açığa götürmesi için. Belki açıklar temiz olur diye düşünmüştüm, ama nafile. Sonunda çamurlu deniz suyunda banyo yaptım.
Komşumuzdan hala bir haber yoktu. Her geçen gün umutlarımız daha da azalıyor, belirsizlik içimizi kemiriyordu. Bir sabah apartmanın içinde kopan haykırışlarla uyandım. İnsanlar üzüntü içinde feryat ediyordu. Duyanın içini sızlatan, yüreğini dağlayan haykırışlardı bunlar, Ne olduğunu tahmin etmiştim. Korktuğumuz o an gelmişti. Deniz tarafındaki pencereye doğru koştum. Çevredeki komşularımız akın akın apartmanımızın önündeki sahile doğru geliyordu. Balıkçı komşumuza ait bir kayık kıyıya yaklaşmıştı. Kayığın baş kısmında bir kişi yatıyordu. Kıyafetinden hemen komşumuz olduğunu anladım. Üzüntüden hızla başımı çevirdim. Feryatlar içindeki bu acıklı anı daha fazla görmeye dayanamayacaktım.
Mavi renkli bir battaniyeye sarılan komşumuzu kahverengi deniz bize geri getirmişti.
Allah rahmet eylesin.
1 Ocak 2013
İstinye
Volkan Gönenç
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar