2023 Yılı ve Türkiye
Kadim milletimizin öyle şanslı nesillerinden biriyiz ki binlerce yıllık Anadolu ve Türk tarihinin çok önemli dönüm noktalarından biri olacağını düşündüğüm Cumhuriyetimizin 100. yaşını kutlayacağımız 2023 yılına ulaştık.
Uygarlığın doğduğu coğrafya olan Anadolu ve Mezopotamya'nın varisi, Orta Asya'nın hakimi, İslam medeniyetinin öncüsü ve Avrupa tarihinin ortağı olan milletimizin 2023 yılında varlığının ustalık dönemine tekrar adım atacağını umuyorum.
100 yıllık Cumhuriyet rejiminin ivmelendirmesiyle küllerinden yeniden doğup kendi rönesansını gerçekleştiren ve 400 yıllık duraklama devrine son veren milletimiz artık tarih sahnesindeki yolculuğunun kutlu bir aşamasındadır. Dolayısıyla daha şimdiden 2 haftasını geride bıraktığımız 2023 yılı bu bilinç doğrultusunda değerlendirilmelidir.
Bu sebeple 2023 yılı için önemli gördüğüm konularla ilgili görüşlerimi çok kısaca özetlemek isterim:
1- Seçimler
Ülkemizde 1877'den günümüze kadar gelen köklü bir seçim geleneği vardır. Çeşitli dönemler için eleştirilecek vakalar ve hala geliştirilecek hususlar olsa da seçim geleneğimiz 200 yılı aşkın bir süredir milletimizin iradesini siyasetimize yansıtmaktadır.
İçinde bulunduğumuz yıl yeni bir genel seçimle karşı karşıyayız. 200 yıllık birikimle milletimizin gerek propaganda sürecine, gerekse oy verme ve sayım sürecine sahip çıkarak iradesini ortaya koyacağına inanıyorum. Bununla birlikte mecliste yer alan bir partiyle alakalı geçmiş yıllardan beri belli iddialar ileri sürülürken ve hakkındaki kapatma davası 2021 yılından beri yargımızın gündemindeyken bu sürecin yıllarca sonuçlanmayıp seçim arifesinde çözülmemiş bir konu olarak kalmasını bir talihsizlik olarak görüyorum.
İkinci bir talihsizlik ise seçimlere 5-6 ay kalmış olmasına rağmen başta ana muhalefet partisi olmak üzere muhalefet partilerinin Cumhurbaşkanı adaylarını açıklamamaları ve basın tarafından kendilerine bu yönde sorulan sorulara henüz aramızda karar vermedik, hatta aramızda konuşmadık diye cevap vermeleridir.
Türkiye bir G20 üyesi ülke olarak dünyanın en büyük ekonomilerinden bir tanesi, NATO'nun 2. büyük ordusuna sahip bir ülke olarak da batı dünyasının en büyük askeri güçlerinden bir tanesidir. Dolayısıyla Türkiye sadece kendisine yürekten bağlı olan biz vatandaşları için önemli bir ülke değil, tüm dünya için önemli bir ülkedir. Böyle bir ülkenin Cumhurbaşkanı seçimi için muhalefet tarafından bir aday gösterilememesi ve isim konusunun sanki tali bir konuymuş gibi lanse edilmesi bir zafiyet göstergesidir. İsteriz ki adaylar ortaya çıksın da bireyler olarak bizim ve çocuklarımızın geleceğinde söz sahibi olacak kişileri önceden tanıyalım ve "seçim" sürecinin ruhuna uygun olarak kendimize göre en uygun seçimi yapalım.
Bu konudaki beklentiler dile getirildiğinde cevaben "Kişiler önemli değil, biz uzlaşma kültürüyle muhalefet partilerinin oluşturduğu bir masayla ülkeyi yöneteceğiz. Siz masanın ortaya koyduğu adaya oy verin, yeter!" şeklindeki imalar da beni ayrıca üzmekte. Bizim ülke olarak bir masaya ihtiyacımız yok, çünkü bizim masamız Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Uzlaşılacak bir konu olduğunda orada uzlaşılır ki bu meclisin üyelerinin seçimi de zaten yapılacaktır.
Nasıl bir şirketi yönetim kurulu adına tüm birimleriyle bir genel müdür ekibiyle yönetir ve bu kişi şirketin başarısında hayati önem taşır, ülke yönetiminde de aynı durum söz konusudur. Millet adına var olan yasalar çerçevesinde adı ister başkan, ister başbakan olsun bir ülkeyi kimin yöneteceğini tartışabilmek gerekir.
Liderlik konusu hafife alınacak bir konu değildir. Bu ülkeyi yönetmeye aday olanları önceden bilmek ve tanımak hakkımızdır.
2- Ekonomi
Ülkemizin geçmişte duraklama devrine girmesinin sebeplerinden bir tanesi de iktisadi inkılaplarını gerçekleştirememesi ve kendi sanayi devrimini yapamamasıdır. Cumhuriyet rejiminin 100 yıllık gayretleriyle artık bir kamu sanayimiz ve milli bir özel sektörümüz oluşmuş durumdadır. Ayrıca 100 yıl içerisinde nüfusumuzu 10 milyon seviyelerinden 80 milyon seviyesine çıkararak önemli bir iş gücü ve iç pazar büyüklüğünü de ortaya çıkarmışızdır. G20 üyesi ve dünyanın sayılı büyük ekonomilerinden biri olan Türk ekonomisi doğal olarak dünyanın diğer büyük ekonomileriyle rekabet halindedir. Küresel boyutta ekonomik ilişkilerimizi de bu açıdan yapılandırmamız gerekir.
Örneğin Türk Turizmi Avrupa'da Fransa ve İspanya'dan sonra 3. sıradadır. Tarımsal üretimde de bu 2 ülkeyle yarışmaktadır. Türkiye'nin bu zenginliğiyle Avrupa Birliği'ne girdiğini varsaysak birlik içinde yapılacak planlamaların birliğin merkez ülkeleri karşısında önümüzü açacağını mı yoksa bu sektörlerimize ket mi vuracağını düşünmemiz lazımdır.
Bir başka örneği düşünelim: ABD merkez bankasının 1,3 TL'ye (7 sent) bastığı 1 dolarlık banknot ülkemizde 18,80 TL'dir. Hal böyle olup musluğun başında bu paraların sahipleri varken mevcut derin ekonomik problemlerimizin çözümü için tek adresi IMF olarak görmek ne derece doğrudur?
Ülkemiz ekonomi tarihinde bir Duyun-i Umumiye İdaresi ihtiyaç neticesinde tecrübe edilmiş ve o dönem kapanmıştır. Türkiye artık zorluklarından dolayı büyük ülkelere tabi olma dönemini aşıp büyük ülkelerle eşit ortaklık sürecine girebilecek durumdadır. O sebeple mevcut ekonomik sorunlarımızın çözümü için seçimden sonra ülkemize yabancı sermaye getireceğiz demek eksik bir ekonomik kurgudur. Altı doldurulmadan söylenmiş olan bu söylem sadece bir teslimiyeti ifade eder.
Bu satırları okurken asla Batı karşıtı bir ekonomik politika savunduğum düşünülmesin. Yüksek lisansını ABD'de yapmış, iş hayatının 20 yılını Avrupa merkezli firmalarda geçirmiş bir insan olarak kazan-kazan anlayışı içerisinde Batı'yla kurulacak yakın ilişkilerin kurumlarımızın ve ekonomimizin gelişimi için çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Ben sadece ekonomik ilişkilerde tabi olmanın tehlikesini, eşit ortaklığın önemini vurguluyorum.
Batı'nın yanı sıra Türk Dünyası, İslam Dünyası ve Doğu Asya, Afrika, Güney Amerika gibi dünyanın bize göre uzak coğrafyalarında ekonomik işbirliği fırsatlarının olduğunu son yıllarda keşfettik. Bu fırsatlar ihmal edilmeden değerlendirilmelidir. Tarihimizdeki duraklamaların bir sebebi de yüzyıllar önce coğrafi keşiflerle ortaya çıkan yeni dünyaların keşfi sürecine dahil olamayışımızdır. Dolayısıyla artık bu coğrafyalara karşı ilgisizlik göstermek aynı hatayı bir kere daha yapmak anlamına gelir.
Ülkemizin dünya tarihinde yer etmiş bir ülke olmasının milli sebepleri olduğu kadar jeopolitik sebepleri de vardır. Türkiye daha insanlığın başında, ilk insanın Afrika'dan dünyaya yayıldığı rotalardan birinde, İlk Çağ'da Çin'den gelip Avrupa'ya giden İpek Yolu üzerinde, Batı'yla Doğu'nun birleştiği, çok verimli topraklardaki bir ülkedir. Bu durum onu her dönemde ekonomik anlamda avantajlı bir konuma sokmuştur. Devletimiz ve milletimiz bu durumun bilincinde olup ve iyi değerlendirme yolundadır.
Örneğin bugün belki aktif bir İpek Yolu yoktur ama İstanbul Havalimanı dünyanın uzak noktalarını birbirine bağlamaktadır. New York'ta Borough Park'tan yola çıkan bir İsrailli Tel Aviv'e İstanbul üzerinden gitmekte, Londra'da Waltham Forest'tan yola çıkıp İslamabad'a gidecek bir Pakistanlı da İstanbul'da transit geçiş yapmaktadır.
Ülkemiz coğrafyasının bize sunmuş olduğu yukarıda bahsettiğim bu nimetler geçtiğimiz yüzyılda sanayileşmiş ülkelerle ekonomik rekabetimizde yeterli olmadı, çünkü coğrafyamız fosil yakıtların kullanıldığı bu dönemde bize bu enerji kaynağını sunamadı. Ancak görülüyor ki içinde bulunduğumuz yüzyılda şartlar değişecek. Fosil yakıtlarla üretilen enerji çok kısa zamanda yerini yenilenebilir enerji kaynaklarına ve nükleer enerjiye devredecek. Ülkemizde de bu yönde atılmış olan adımlara hız verildiği taktirde ekonomik anlamda büyük atılımlar yapacağımızı ve geçen yüzyıldaki açığımızı kapatacağımızı düşünmekteyim.
3- Milli Birlik
Kanaatimce ülkemizin vaktini ve enerjisini alan en önemli konulardan biri milli birlik konusudur. Belki artık çok duyduğumuzdan dolayı aramızda fark etmeyenler oluyordur, ama her cuma camilerimizde hocalarımız eşliğinde cemaatle yaptığımız dualarda Yüce Allah'tan ülkemizin birliği ve beraberliğinin korunmasını niyaz ederiz. Devlet büyüklerimiz nutuklarında milli birlik ve beraberliğimize kastedenlere fırsat verilmeyeceğini ısrarla ifade ederler. Bunlar boş yere söylenen sözler olmasa gerektir.
Milli birlik konusu son 100 yıldır çeşitli başlıklar altında gündeme gelir. Müslim-Gayri Müslim, laik-dinci, sağcı-solcu, alevi-sünni, Türk-Kürt gibi. Geçmişte çok sayıda yaşanmışlıklar ve bunlara karşı refleksler olmuştur. Ancak Cumhuriyetimizin 100. yılında ve 21. yüzyılın ilk çeyreğini bitirdiğimiz bu yıllarda bu konuları aşmamız gerekmektedir.
Ben kendi hesabıma binlerce yıllık tarihi içerisinde Anadolu coğrafyasına bir tohum eken her kültürü çok seviyorum, ama sadece lafta değil özde seviyorum ve kendimin bir parçasını o kültürlere ait hissediyorum. O sebeple göğsümü gere gere Türküm diyorum.
Büyük toplum çok kültürlü, çok sesli olur. Bugün Birleşik Krallık başbakanı Hindistan, Londra belediye başkanı Pakistan asıllıdır. Almanya'da tarım bakanı da Türk asıllıdır. Almanya, Hollanda, Bulgaristan ve Yunanistan'da Türk asıllı millet vekilleri vardır. Amerika'nın birçok şehrinde Hispanik vatandaşları için ilanlar vs İngilizce ve İspanyolca olarak çift dillidir. Çok seslilik, çok kültürlülük zenginliktir, çünkü başka kültürlerin zenginliklerini paylaşma imkanı verir. O sebeple dönüp kendi içimize daha derin bakmalıyız. Bu noktada devletimiz şunları yapabilir diyerek faydalı önerilerde bulunabiliriz, ama bin yıldır etle tırnak gibiyiz dediğimiz Kürt kardeşlerimizin ana dillerinden bir iki kelime öğrenip onları selamlayarak da işe başlayabiliriz.
4- Beka Sorunu
Son aylarda duymaya başladığımız beka sorunu aslında bugüne has yeni ortaya çıkmış bir konu değildir. O sebeple geçmişe bakmadan yeni ortaya çıkan bir sorunmuş gibi değerlendirilmemelidir.
Ülkemiz coğrafyasında tarihin başından beri beka sorunu vardır. Bu topraklardan çok çeşitli milletlere ve dinlere mensup kavimler gelip geçmiştir. Saymakla bitmeyecek milletler, Hattiler, Ermeniler, Persler, Yunanlılar, Araplar, Romalılar vs bu topraklarda hüküm süren milletlerin bazılarıdır. Dolayısıyla bu topraklarda tutunmak güç bir iştir. Türk milleti ise türlü zorluklara rağmen 1000 yıldır bu coğrafyayı yurt tutabilmiştir. Öyle zor günler geçirmiştir ki gün olmuş Haçlı ordularıyla mücadele etmiş, gün gelmiş Moğollarla vuruşmuştur. En son henüz bir asır önce başta Balkan Harbiyle, sonra 1. Dünya Harbiyle Türk vatanı diye bildiği toprakların çoğunu kaybetmiş, ancak Mustafa Kemal Atatürk'ün liderlindeki İstiklal Harbiyle Anadolu'yu Türklüğün son kalesi olarak tutabilmiştir. Adı üstünde "İstiklal Harbi" bir varlık mücadelesidir.
Benim kendi yarım asırlık ömrüm boyunca ülkemizin yakın coğrafyasında Afganistan'da, Lübnan'da İran'da, Irak'ta, Sovyetler Birliğinde, Gürcistan'da, Azerbaycan'da, Bosna'da, Libya'da, Suriye'de, Ukrayna'da savaşlara ve yıkımlara şahit oldum. Dolayısıyla tarihi ve güncel verilerle sabittir ki vatanımızın beka sorunu siyasi ve ekonomik anlamda gündemde olan ve ülkemizin her ferdinin dikkate alması gereken bir konudur.
5- Yabancılar Meselesi
Yabancılar konusu güçlü milletlerin bir meselesidir. Ülkemiz de bu sorundan nasibini almaktadır. Yabancılar meselesiyle ilgili bir kavram kargaşası olduğunu düşünüyorum. Konuyu aşağıdaki başlıklar altında ele almak ve batı ülkelerindeki uygulamaları incelemekte fayda vardır:
Sığınmacılar
Mülteciler
Oturma izni verilen yabancılar
Oturma ve çalışma izni verilen yabancılar
Türk vatandaşlığı verilen yabancılar
Unutulmamalıdır ki konu insani bir konudur. Ülkemizdeki her insana insanca yaklaşılmalıdır. Bunun yanı sıra yabancılar kültürel bir zenginlik de getirir. Yeter ki planlama doğru yapılsın! ABD, Kanada, Avusturalya uygarlığı yabancı göçleriyle oluşmuştur. Günümüzde Almanya ve Fransa da yoğun göç alan ülkelerdendir.
Ülkemiz ise dünyada en çok sığınmacıya ev sahipliği yapan ülkelerden bir tanesidir ve insani anlamda çağdaş dünyaya örnek olmuştur. Artık bir adım öteye geçip kişilerin geldiği ülkeler ve Batı ülkeleriyle iş birliği yaparak ihtiyaçlarımız ölçüsünde kimler mülteci olacak, kimlere çalışma izni verilecek konularında sistematik çalışmalar yapılmalıdır. Mesela yabancıların hayvancılık sektöründeki ve bazı hizmet sektörlerindeki katkılarını biliyoruz. Bu sektörlerde yabancıların varlığı ülkemizdeki işsizliği tetiklemekte midir? Örneğin İstanbul'daki bir işsiz Kastamonu'daki bir çiftlikte işçi olarak çalışmaya talip midir? Bu soruların bilimsel cevaplarıyla çalışma izinleri verilmelidir.
Vatandaşlık konusu ise bence yabancılar konusundan bambaşka bir konudur. Ben yıllarca yurt dışında yaşadım ve insan muamelesi gördüm. Kanun önünde hiçbir kötü anım yoktur. Ama hep hissettim ki o ülkenin asıl sahipleri vardır. Bizim vatanımızın da sahipleri vardır. İsteyen dışarıdan gelip misafirimiz olabilir, ev alıp ülkemizde bizimle dostça yaşayabilir, gerekli şartlara haizse çalışma izni alıp ülkemiz ekonomisine de katkıda bulunabilir. Bedelini verip hastanelerimizden, okullarımızdan faydalanabilir, resmi ve ticari kurumlarımızda işlerini görebilir. Ben şahsen bir zenginlik olduğunu düşünürüm farklı kültürlerden insanların bizlerle bir düzen içerisinde kanunlara uygun ve ülkemize saygılı bir şekilde yaşamasını. Ancak vatan benimdir, paylaşmak istemem vatandaşlığı nizamsız bir şekilde.
Kıymetli okurum birçok insan gibi ben de her yeni yıl kendim için bir takım kararlar alır, planlar yaparım. Bu yıl aynı zamanda Cumhuriyetimizin yeni yüzyılına adım atacağımızdan varlığımızın teminatı ülkemiz için de önemli gördüğüm konuları 5 madde halinde özetleyip katkı sağlamaya çalıştım.
Hepinize sağlıklı ve mutlu bir yıl dilerim.
Volkan Gönenç
Kadıköy
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.


Yorumlar
Yorum Gönder