Alabama 1996

 



Sonunda kendime göre bir havaalanı buldum diye derin bir oh çektim! Gökyüzünde 10.000km uçup devasa JFK ve Atlanta havalimanlarında aktarma yaptıktan sonra küçücük Huntsville havaalanına inmek kendimi güvende hissetmemi sağlamıştı. Sanki dünyayı dönüp dolaşıp memleketim Trabzon'a gelmiştim.
Havaalanında kulağıma çalınan Türkçe sesleri takip ederek aynı üniversitede okuyacağımız iki Türk gencini yakalayıp biraz da emrivaki yaparak kiraladıkları arabaya atladım ve hep beraber Florence kentine doğru yola koyulduk.
Çevremizde göz alabildiğince uzanan yemyeşil ağaçlarla dolu düzlükler ve onları dört bir yandan saran nehirler vardı. Üzerimizde pırıl pırıl parlayan güneş ise ormanlar arasında ara ara karşımıza çıkan buğday ve mısır tarlalarını kavurup altın sarısına çevirmekle meşguldü. Gökyüzü bulutsuz, masmavi, ışıldayan kusursuz bir safir gibiydi.
Kim bilir kaç saattir uçak kabinlerinin içinde sıkışıp kalmıştım, ama beklediğime değmiş sonunda enginliklere kavuşmuştum. Kendimi yeşil ve mavinin oluşturduğu sonsuzlukta mutlu bir zerreymiş gibi hissediyordum. Arabanın penceresinden dışarıyı seyrederken dudaklarımdaki Lynyrd Skynyrd’ın 70'lerden gelen rock şarkısının mırıltısıyla kanatlanmış, uçuyor gibiydim:
"Tatlı yuvam Alabama
Gökyüzü ne kadar da mavi
Tatlı yuvam Alabama
Çok şükür kavuşuyorum sana"
Yüksek lisansımı yapmak için Alabama’ya tesadüfler sonucu gelmiştim Bu yöre hakkında önceden pek bilgim yoktu. Ancak yaşadıkça bu memleketi çok sevdim, olabildiğince tanımaya ve entegre olmaya çalıştım. Yıllar sonra bile Alabama’da geçirdiğim her anın bir ayrıcalık olduğuna inanmaktayım. New York'u, Boston'u veyahut Los Angeles'ı bilen çoktur, ama Amerika'nın bu ücra köşesindeki eyaleti bilen nadirdir. Hatta ben inanıyorum ki "country" diye tabir edilen bu bölgeler Amerika'nın saf ve geleneklerine bağlı asıl halkını oluşturur. Taşrayı bilen Amerika'nın bilinmeyen özünü de bilir.
Amerika'nın güneydoğusundaki birkaç eyalet “İncil kuşağı” diye nükteyle anılır. Protestanlığın çok yoğun bir biçimde yaşanmasından dolayı diğer Amerikalılar buraya bu adı yakıştırmışlardır. Bu da yetmezmiş gibi bölgede yaşayanları da ensesi kırmızılar diye adlandırmışlardır. Onlara göre kavurucu güneşin altında tarlalarda çalışmaktan yada anlamsızca dolaşmaktan enseleri, boyunları kızarmış, abuk sabuk konuşup, olup olmadık şeylere gülen pis, cahil taşralılardır bu ensesi kırmızılar. Ancak bu aşağılamadan ziyade gülünç olma anlamı taşıyan bir ifadedir. Türkiye’deki hemşerilerim Lazların başına gelen durumun bir benzeri de ensesi kırmızıların başına gelmiştir. Haklarında türlü türlü fıkralar, hikayeler uydurulmuştur. Onlar da çok sevecen, misafirperver ve saf insanlardır. Konuştukları İngilizce ise kesinlikle bir Britanyalının anlayamayacağı türdendir. Sözcükleri gırtlaklarından taşıyıp ağızlarında yuvarladıktan sonra uçlarından çekerek dudaklarından çıkarırlar.
Birkaç ensesi kırmızı fıkrası paylaşayım:
Soru: Bir adamın ensesi kırmızı olup olmadığını nereden anlarsın?
Cevap: Dudaklarını açmadan sokağa tükürebiliyorsa.

Soru: Bir ensesi kırmızının düğünü ile cenazesi arasındaki fark nedir?
Cevap: Cenazede bir adet sarhoş eksiktir.

Soru: Ölen ensesi kırmızının tüm parasını karısına bıraktığını duydun mu?
Cevap: Evet ama karısı 18 yaşına gelene kadar paraya dokunamayacak.

Soru: İlkokul üçe kadar okumuş ensesi kırmızıya ne ad verilir?
Cevap: Profesör.

İncil kuşağı dünyada Amerika’nın imajını tarif eden teknoloji, modernlik, bireysellik gibi bilindik birçok ifadenin dışında özellikler gösterir ve bu yüzden diğer Amerikalılar ve Amerika’yı az çok bilenler tarafından geri kalmış bir bölge olarak tanımlanır. Bu anlamda en meşhur üç eyaleti Alabama, Mississippi ve Tennessee olup benim yaşayacak olduğum şehir ise işte tam bu üç eyaletin kesim noktasındaki Florence kentidir. Anlaşılan o ki şehir konusunda bilmeden çok enteresan bir tercih yapmışım.
Huntsville havaalanından arabayla Florence’a varışımız yaklaşık bir buçuk saat sürecekti ama ben onca yorgunluğuma rağmen bunu dert etmiyor, etrafı gözleyerek az önce dahil olduğum yeni dünyanın tadını çıkarıyordum. Bir süre yolculuk yaptıktan sonra etraftaki altın sarısı tarlaların yerini tamamen uçsuz bucaksız zümrüt yeşili ormanlara bıraktığını gördüm. Televizyondaki belgesellerde izlediğimiz Amazon ormanlarını andırıyordu bu sonsuz yeşillikler.
Arkadaşların uyarılarıyla bu yeşil orman denizinin üzerinde dalmış olduğum düşüncelerden kopup tekrar arabaya döndüm. Florence’a gelmiştik. Şehrin girişinde bir trafik lambasında durduk. Şehirden ziyade dümdüz bir kasabayı andırıyordu burası. Yolun etrafında geniş aralıklarla dizilmiş tek veya iki katlı binalar vardı. Hani neredeydi o Amerika'ya mahsus gökdelenler? Arkadaşlara sorduğumda ilerideki beş veya altı katlı bir banka binasını gösterdiler biraz mahcup olmuşçasına. Kentin en yüksek binası işte orasıydı. Şehrin girişinden üniversite kampüsüne kadar yapmış olduğumuz kısa yolculuk benim farklı bir Amerika’ya geldiğimi anlamama yetmişti.
Güney eyaletleri siyahların çok yoğun olarak yaşadığı bölgelerdir. Ataları Afrika'dan koparılıp bin bir türlü eziyetlerle Amerika'ya getirilmiş bu insanların hikayesi ise çok hazindir.
1700’lü yıllardan Amerikan iç savaşının başladığı 1861 yılına kadar pamuk, tütün, şeker gibi Avrupa sanayisinin ham maddeleri siyahi kölelerin bedava işçiliğiyle güney eyaletlerinde üretilip çok ucuza başta Birleşik Krallık olmak üzere Avrupa’nın sanayileşmiş ülkelerine gönderiliyordu. Bunun karşılığında Avrupalılar da ürettikleri sanayi ürünlerini Amerika'ya satıyorlardı. Bu arada sanayi ürünlerinin ufak bir kısmı Batı Afrika’daki kukla yönetimlere gönderiliyor ve karşılığında onlar da kıtanın içlerine kadar girip insan avcılığı yaparak efendileri için yeni köleler temin ediyorlardı. Yani kölelik köleliği besliyordu. Böylece kara kıtanın kara talihli insanları, uygar dünyanın bencilce kurmuş olduğu bu zalim çarkın içinde yok olup gidiyordu.
Beyaz insan yumuşak, pamuklu iç çamaşırları giysin ve keyifle piposunu tüttürebilsin diye döndürülen bu çark kadın, erkek, yaşlı, genç demeden siyahları öğütüyor ancak akan kanı ve çıkan feryadı kimse önemsemiyordu.
Beyaz insan bu zalim çarkı 1807 yılına kadar döndürmeye devam etti. O yıl Afrika'dan Amerika'ya köle ticareti yasaklandı. Ancak o zamana kadar insanlar hayvanlardan daha ağır şartlarda Atlantik boyunca nakledildiler, yolculuk esnasında verilen zayiat çok da önemli değildi çünkü geldikleri yerlerde bu siyah emtia bolca mevcuttu. Güçlü kuvvetli adamlar, doğurgan kadınlar ve sağlıklı çocuklar vahşi hayvanlar gibi avlanıp zincirlere vuruldular ve medeni dünyanın medarı iftiharı gemilerine hesapsızca istiflenerek dönüşü olmayan bir yolculuğa doğru okyanusun ötesine yollandılar.
Bir buçuk, iki ay süren bu rezil yolculuk esnasında canlı kargonun üçte biri susuzluk, dizanteri ve iskorbüt hastalığından dolayı yok olmaktaydı. Bunun da ötesinde eğer beyaz insan yarı yolda gemi Amerika'da gideceği limana varamadan iaşe konusunda bir yetersizlik çıkacağını hissederse, yiyecek ve içecek tüketimini yavaşlatmak için ambarlarında yığılı olan siyahlardan ihtiyaç kadarını canlı canlı okyanusun dibine yollarlardı.
Her ne kadar Afrika’dan Amerika'ya köle getirmek 1807 yılında yasaklansa da Amerika içindeki köle ticareti iç savaşın bittiği 1865 yılına kadar devam etti. Yarım asır daha siyahlar bedavaya çalıştırıldı, kırbaçlandı, satılan çocuklar annelerinin kucağından koparılıp bir daha kavuşmamak üzere kölelik çarkının içinde kaybolup gitti. İnsanoğlu elbette bu zalimliği öğrenince ürperiyor ama hele bir de çocuğu olunca o zaman anlıyor küçücük çocuğundan bir daha görmemek üzere ayrılmanın, kimin elinde ne halde olduğunu bilememenin dehşetini...
1861 yılında köleliğe karşı tutumuyla bilinen kuzeyli Abraham Lincoln başkanlık seçimlerini kazandı ve köleliğin tüm Amerika'da kaldırılması için çalışmalara başladı. O yıllarda kuzey sanayide ilerlemişti ve sanayisi ucuz da olsa ücretli işçilere dayanıyordu. Güneyin köleliğe dayanan ekonomisi ise yarı mamule ve Avrupa sanayisiyle işbirliğine dayanıyordu. Eğer kuzeydeki kölelik karşıtı görüş Lincoln vasıtasıyla tüm Amerika'ya egemen olursa güneyin tüm ekonomik düzeni bozulacaktı. Buna karşılık güneyin bedava işgücüne ve Avrupa'yla işbirliğine dayanan sanayisi var olmaya devam ederse kuzey kendi içinde soyutlanmış olacaktı. Kısaca bu şartlar altında kuzey ve güneyin çatışması kaçınılmazdı.
1861 yılında köleliği savunan güney eyaletleri, kendilerini kuzeyden ayıracak olan Amerikan Konfederasyonu Alabama’da ilan ettiler. Lincoln bu ayrılığı kabul etmedi ve böylece 1865 yılına kadar sürecek ve sonunda kuzeyin kazanıp köleliğin kalkmasına sebep olacak meşhur Amerikan iç savaşı başladı. İşte benim yaşayacak olduğum Alabama eyaleti köleliği savunan Güney Konfederasyonu'nun merkeziydi.
Beni kampüs içindeki yurtların önünde kadar bırakma nezaketini gösteren arkadaşlarımla vedalaştıktan sonra arabadan indim. Artık Alabama’da tek başınaydım. Ömrümde görmediğim derecede parlak bir güneşin altında, yol kenarında dikilirken olduğum yerde 360 derece dönerek etrafımı gözledim. İlk hissettiğim o ana kadar sürekli klimalı ortamlarda bulunduğum için farkında olmadığım sıcaklık ve nemdi. Hele o nem! Sanki gökyüzü tüm rutubetini dev bir termofora doldurmuş da kocaman görünmez kollarıyla göğsüme abanıp beni eziyor gibiydi.
Benden başka kimseciklerin olmadığı yolun her iki yanında sıra sıra ağaçlar diziliydi. Yurt binaları ise elli metre ötede geniş merdivenlerle çıkılan bir tepeciğin üzerinde güneşin ışınlarını toplayan kızıl bir sur gibi yükseliyordu.
Üniversite hala yaz tatilindeydi. O sebeple etrafa derin bir tenhalık hakimdi, öyle ki yanı başımda bulunan neredeyse üç dönümlük büyük otoparkta bir yada iki araba sanki adet yerini bulsun diye park edilmişti. Terk edilmişlikle dinginlik arasında kararsızca gidip gelen bu manzara, hüzün ve huzuru aynı anda yaşatıyordu. Bilmediğim bir ülkede, bomboş bir sokakta tek başıma dikiliyordum. Evet sadece ben vardım. Bir daha sadece ben diye iç geçirirken başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. Nasıl olur da tek başıma, ellerim boşta böyle ağaç gibi dikili durabiliyordum? Valizlerim neredeydi?
Yorgun belleğimdeki hafızam bir makaranın hızla dönüşü gibi çalışmaya başladı. New York, Atlanta, Huntsville, araba derken filmin koptuğu yer belli oldu. Valizlerimi arabada unutmuştum. Jet lag bana fena bir oyun oynamıştı!
Önce gözlerim sonra da bacaklarım az önce beni bırakan arkadaşlarımın arabayı sürdüğü sokağa doğru atıldılar. Sokak boyunca her iki yanımda dizili, itina ile budanmış ağaçların yanından koşarak hızla ilerliyordum. Sola doğru hafif bir virajı alınca yaklaşık yüz metre ileride, içinde valizlerimin bulunduğu beyaz arabayı kırmızı ışıkta beklerken gördüm ve sokakta kim bilir kaç saattir hüküm süren sükuneti ümitsiz bir haykırışla bozdum. “Hey, durun!”. Trafik lambalarındaki yeşil ışığın yanışı ve beyaz arabanın kırmızı fren ışıklarının sönüşü her şeyi bitirmişti.
Çaresizlik içinde geri dönüp yurtlara doğru yürümeye başladım. Artık hiç bir şey düşünemiyordum. Neyse ki param ve pasaportum yanımdaydı. Tek yapmak istediğim kafamın tekrar çalışabilmesi için biraz uyumaktı. Geniş merdivenleri çıkarak yurda vardım.
Valizlerimi kaybetmenin verdiği hayal kırıklığı, yorgunluğumla birleşince çevreme nasıl bir görüntü veriyordum şimdi tahayyül bile etmek istemiyorum. Herhalde beni tüm sevecenlikleriyle karşılayan yurt görevlileri içlerinden “Ne garip bir genç bu!” diye düşünüyorlardı.
Mark isimli öğrenci temsilcisi odama kadar bana eşlik etti. Yol boyunca bana yurt hakkında bilgiler vermişti, ancak benim dinleyecek hiç mecalim kalmamıştı. Kendisine teşekkür ederek kapıyı kapattım.
Odanın içinde derin bir nefes alırken yaptığım uzun yolculuğu düşündüm, sonunda Trabzon’dan çıkıp on bin kilometre kat ederek Florence’a varmıştım. Gözlerim hemen yatağı aradı. Duvarın dibinde ahşap bir karyola ve üzerinde turkuaz renkli bir şilte vardı. Yastık dahi yoktu. Benim yanımda ise ne çarşaf ne de üzerimdeki kirlileri değiştirecek temiz kıyafetler vardı. Ben de kendimi olduğum gibi şiltenin üzerine bıraktım.
Bu jet sendromu ilk defa yaşandığında çekilir bir durum değilmiş. O kadar çok yorgun olmama rağmen uyumakta güçlük çekiyordum. Gözlerim kapalı olsa da odanın içini görüyor gibiydim. Zihnimde türlü türlü görüntüler ve düşünceler dönerek bir yumak halini alıyor, sonra o yumak kafamın içinde uğuldayarak yuvarlanıyordu. Jet sendromunun yanı sıra, sıcaklık, nem ve o zamana kadar Türkiye’de alışık olmadığım yoğunlukta çalışan klimalar bedenimi alt üst etmişti. Son darbeyi de kaybolan valizlerim indirmişti. Uyuyamıyordum, saat kaçtı, hangi gündeydim bilemiyordum.
Belki bir, belki iki saat boyunca karyolanın üzerinde uzandığım şilteyle boğuştuktan sonra bu vaziyette yatmanın daha yorucu olduğuna karar verip yataktan kalktım. On beş metrekarelik aydınlık bir odadaydım. Karşımda tavana kadar uzanan beş raflı boş bir kitaplık, onun her iki yanında gökyüzünün parlaklığını olduğu gibi içeri alan iki tane pencere ve pervazlarının altında da iki çalışma sehpası vardı. Odanın diğer yan duvarında benim o an üstüne oturduğumun ikizi bir karyola, giriş kapısının sağ ve sol tarafında da kıyafetleri koymak için iki gömme dolap bulunuyordu.
Ferah bir odaydı. Kütüphanenin geniş tutulan orta rafına bir televizyon, çalışma masasının üstüne de içi çiçek dolu küçük bir vazo konsa benim için çoktan en şatafatlı otel odalarına taş çıkartırdı.
Odamı bir Amerikalıyla paylaşacaktım ve oda arkadaşımın kim olacağını henüz bilmiyordum. Birkaç saat önce bana eşlik eden Mark isminin Brian olduğunu söylemişti, ama daha fazla detay vermemişti. Ben dersler başlamadan birkaç gün önce geldiğimden o henüz ortalıkta yoktu ve doğal olarak merak ediyordum bir ders yılı boyunca bu küçücük odayı paylaşacağım oda arkadaşımı.
Odamı keşfettikten sonra gündüz gözüyle yaşayacağım şehri de keşfetmek için dışarı çıkmak üzere hareketlendim. Sol çaprazda tuvaletler ve duşlar vardı. Bulunduğum dördüncü kattan lobiye inmek için binanın diğer cephesindeki asansörlere doğru yürürken koridorda genç bir siyahi delikanlı belirdi. Ben kendi yolumda başım önde yanından geçerken “Hey, ne haber!” diye selam verip gitti.
Yurdun kapısından çıkıp birkaç saat önce tırmanmaktan nefes nefese kaldığım geniş merdivenlerden inmeye başladım ve biraz ileride bana doğru merdivenleri çıkan genç bir sarışın kız gördüm. Tam yanımdan geçerken o da bana “Hey!” diye selam verip yoluna devam etti. Acaba kız beni beğenmiş ve ondan dolayı mı selam vermişti, yoksa az önce yurtta asansöre giderken karşılaştığım gencin yaptığı gibi buralıların tanımadıkları insanlara selam verme gibi bir adetleri mi vardı? Kısa bir süre sonra işin aslı ortaya çıktı, çünkü tenha bir yolda ilerlerken karşılaştığım yaşlı bir siyahi adam da aynı şekilde beni selamladı. Böylece maalesef kızın bana karşı özel bir ilgisinden dolayı değil de buralarda tanıdık tanımadık herkesin karşılaştıklarında selamlaştıklarını ilk günden öğrenmiş oldum ve ben de bu adeti yıllarca severek uyguladım. Gerçekten insanın aurasını aydınlatan çok güzel bir sosyal alışkanlık.
Etraftaki tenhalık gibi sıcaklık ve nem de tüm yoğunluğuyla hala hissediliyordu. Yolun her iki tarafına bir veya iki katlı müstakil evler dizilmişti. Bunlar önlerinde bakımlı küçük bahçeleri olan her biri mimarının maharetini göz önüne koyan çok şirin evlerdi. Bahçeler itina ile biçilmiş çimlerle kaplıydı.
"Bu evlerde hiç çocuk yok mu? Nasıl olurda çıkıp bu güzelim çimlerin üstünde oynamıyorlar?" diye kendi kendime sorarak hayretler içinde yürüyüşüme devam ediyordum.
Bazı bahçelerde zeminden otuz kırk santimetre yükseklikte çok küçük ahşap tabelalar çakılıydı. Tabelaları inceleyince bunların yakında yapılacak belediye başkanlığı seçimi için adayların yapmış olduğu duyurular olduğunu fark ettim. Türkiye’deki flama ve afiş kirliliğinin aksine burada bu işi böyle estetik bir yöntemle hallediyorlardı.
Etrafta bir hayat belirtisi arayarak o şirin evlerin ve güzelim bahçelerin arasında düşüncelere dalmış yürürken “Hani nerede The Doors’un efsanevi solisti Jim Morrison’un Alabama Şarkısı’nda bahsettiği viski barları?” diye kendi kendime soruyordum:
"Göster bana bir sonraki viski barının yolunu
Ama sorma neden aradığımı
Ya bulamazsak bu barı
Bilmiş ol o zaman ölmüş olduğumuzu
Çıktı yine Alabama dolunayı
Geldi vedalaşmanın zamanı"
Sıcakta yürümek beni iyice bunaltmaya başlamışken karşıma viski barı yerine bir “Subway” çıktı. Sonradan ülkemize de gelen bir sandviççi zinciriydi, silindir biçimindeki ekmeklerle yaptığı sandviçlerle meşhur olan bu firma. Kim bilir kaç zamandır uçaklarda verilenin haricinde bir şey yememiştim. Yorgunluğum açlığımı bastırmıştı. Subway’i görünce açlığımı hatırlayarak içeri daldım. Önce nasıl bir yer olduğunu anlamak için biraz inceledikten sonra güç bela siparişimi verdim. Gerçekten de sıkıntısız yemek siparişi verebilmek Amerika’da benim bayağı zamanımı aldı. Tezgahın üstündeki panodan istediğiniz menüyü seçince alıştığım şekilde sipariş faslının bitmiş olması bekliyordum. Ancak aksine sürekli sorularla karşılaşıyordum.
İçine turşu koyalım mı?
Isıtalım mı yoksa soğuk mu istersiniz?
Burada mı yiyeceksiniz, yoksa götürecek misiniz?
Zaten İngilizcelerini anlamakta zorluk çekerken bir de basit bir yiyecek siparişinde bile bu denli soruyla karşılaşmak, bu soruları anlayıp, cevaplayabilmek ve bu arada dediğinizin de anlaşılmasını sağlamak ilk günlerde büyük bir zorluk ve hayal kırıklığı yaratıyordu.
Aslında Türkiye’deki pratiklik ve Amerika’daki metodiklik arasındaki ilk çatışmaları yaşıyordum.
“Ben turşu istesem zaten söylerim, bana istediğim menüyü versenize!” diye düşünürken tezgahtar “menüde bu opsiyon var, sormadan nasıl sandviçi hazırlayabilirim!” diye düşünüyordu.
Ben "Hadi uzatmayın! Özel bir tercihim yok, sadece karnım aç. Sıcak, soğuk fark etmez!” diye ısrar ederken, tezgahtar “İki alternatif de mevcut bir tercih yapmalısınız!” diye hayıflanıyordu.
“Ben burada yemeyecek olsam niye buraya geleyim! Paket istesem zaten söylerim!” diye söylenirken tezgahtar burada yiyeceksem tepside, götüreceksem bir paket içinde servis yapması gerektiği için sorduğunu anlatmaya çalışıyordu.
İlk günler bu türden sıkıntıları çok yaşadım ancak tezgahtarları değiştirmeye çalışmanın hiçbir anlamı olmadığını bir süre sonra kabul edip ben de onlara uyunca işler tıkır tıkır yürümeye başladı.
Yorucu bir mücadeleden sonra sandviçimi alıp köşede bir paravanın arkasındaki masalardan birisine oturdum. Paravanın altından arkasındaki masada yemek yiyenlerin ayakları görülebiliyordu. Ayakkabıları dikkatimi çekti, benimkiler gibi “timberland" markaydı. Acaba Türk mü bu kişiler diye kendi kendime sormaya başladım, çünkü o ana kadar gördüğüm tüm Amerikalılar beyaz çorap ve beyaz renkli spor ayakkabı giyiyorlardı. Çok geçmeden Türkçe şakalaşmalar duyunca sevinçle ayağa kalktım. Valizlerimi bulmuştum!
Volkan Gönenç
Ağustos 2012
İstinye
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar