ANARŞİ
1976 yılında ilkokula başlayıp evimizin dışındaki hayatla tanışınca ilk öğrendiğim sözcüklerden biriydi anarşi. Genelde terör sözcüğüyle beraber kullanılıyordu: Anarşi ve terör.
Trabzon Cudibey İlkokulu 1-C sınıfında fişler, hece tabloları ve fasulye taneleriyle yapılan harfler sayesinde okumayı sökünce ilk hevesle gazete sayfalarını okumaya atıldığımda da karşıma çıkmıştı anarşi ve terör sözcükleri.
Bir akşam okuldan çıkmış tüm aile Murat 124 arabamızın içinde evimize doğru gidiyorduk. Babam evin bazı ihtiyaçlarını almak için yolumuzun üzerinde Pazarkapı'daki hale uğrayacaktı. Maraş caddesindeki postaneyi geçtikten sonra karşımıza büyük bir kalabalık çıktı. Yumruklarını kaldırmış "Katil Ecevit" diye bağırarak yürüyen insan grubu sanki birden arabamızı yutmuştu. Kalabalığın içinden bazıları kalkan yumruklarını indirerek arabamızın tavanına vurmaya başladı. "Tak! Tak! Güm! Güm!" diye tavandan sesler geliyordu. Babam aracı durdurdu. Annemin korkudan gözlerinin akı büyümüş , bir dışarıya bir de babama bakıyordu. Endişeyle etrafımızdaki kalabalığın geçip gitmesini bekliyorduk.
Bir ara, kalabalığın ortasında yolda iteklenerek döndürülmüş başka bir beyaz araba gördüm. Kapıları açıktı ve içinde kimse yoktu. Belli ki kalabalık aracın içindekileri almıştı. Kim bilir başlarına ne gelmişti? Aynı şey bizim de mi başımıza gelecekti? Neyse ki bize daha fazla bir şey olmadan etrafımızdaki sinirli insan grubu geçip gitti.
İşte bu atmosfer henüz 6-7 yaşımdayken beni öylesine etkilemişti ki bir gün saat 20'de başlayan televizyondaki akşam haberlerini izlerken o gün anarşi ve terörden dolayı ölenleri saymaya karar verdim. Önceki akşamlardan farklı bir akşam haberi değildi, ama bu sefer ben ölenleri sayıyordum. Tam 6 kişi o gün terör neticesinde öldürülmüştü. Tabi bu sayı sadece haber niteliği taşıyan cinayetleri gösteriyordu. Kim bilir daha neler oluyordu?
Babama sordum bu hep böyle mi gidecek diye! Aslında merak ettiğim hayatın, yani evin dışındaki hayatın böyle mi olduğuydu. Babam "Ecevit gelince hepsini düzeltecek" diyerek cevap verdi.
Daha sonraları Ecevit'te gelmişti, ama değişen bir şey olmamıştı. Çocuk yaşımda etrafımda ilişki içinde olduğum insanlar, öğretmenlerim, bakkal, kırtasiyeci, büfeci, döner kebapçı, yani sıradan insanlar iyi insanlardı. Ya Demirelci, ya Ecevitçi idiler, ama iyi insanlardı. Peki kim yapıyordu bu kötülükleri?
Köyümüzdeki Zehra Abla "Anarşikler yapay!" diyordu. Köylülerin bile dilindeydi bu yabancı kelime. Hatta espri konusu bile oluyordu: Zehra Abla kendi oğulları yaramazlık yapınca "Aha geliy anarşikler!" diye gülüyordu.
Okula gidip gelirken Uzun Sokak'ta birçok tabela görüyordum. "Ülkücü Gençlik Derneği", "İlerici Gençlik Derneği" ve "Devrimci Gençlik Derneği" en çok aklımda kalanlardan. Bir de duvarlardaki yazılar dikkatimi çekiyordu: "Dev Sol" ve "Dev Genç" isimlerini içeren ürkütücü sloganlar boyayla duvarlara yazılmıştı. Ben bu "Dev" kelimesini büyük anlamına gelen "Dev" olarak algılıyor, iyice korkuyordum. Bir de bir hilalin altında başını dimdik yukarı kaldırmış kurt resimleri vardı.
Ben o küçük yaşlarda tahmin ediyordum bu yazıları yazan ağabeylerin çatışmaların içinde olduklarını, ama niye kavga ettiklerini bilmiyordum.
Arada Ankara'ya giderdik dedemleri görmeye. Orada durum daha da korkunçtu. Ürperirdim inşaatlara, binalara bakarken. Her yer sloganlarla boyanmış olurdu. Hatta geceleri arabalar kırmızı ışıkta beklerken genç delikanlıların yollara telaşla yazılar yazdıklarını görürdüm.
Okulda teneffüslerde anarşi oyunları oynadığımız olurdu. Arkadaşlarımdan Emre okulumuzun yanındaki Zeytinlik Camisi'nin önünde bir kavgaya şahit olmuş ve kavga edenlerden birinin diğerini karnından bıçakladığını ve bıçaklanın iki büklüm olduğunu görmüştü. O olayın taklidini yapardık karnımıza kalem dayayarak. Bazen de oyun olsun diye birbirimizi sıkıştırır, iki kişi birini kollarından tutup duvara yaslar gülerek "Sağcı mısın, solcu musun?" diye sorardık. Dışarıda büyüklerin böyle yaptığını biliyorduk. Artık %50 şansları vardı! Dışarıdaki dünyada bilemezlerse dayak başlıyordu. Bizim oyunumuzda ise cevap ne olursa olsun sonuçta dayak atma faslı vardı!
Bir gün sıkıştırdığımız çocuklardan biri beni öğretmene şikayet etti. Sonuçta şaka yapıyordum, ama ilkokul öğretmenim Fahrünnisa Hanım hiç ummadığım bir şekilde bana çok kızdı. Herhalde çok endişelenmişti o yaştaki çocukların bile anarşi ve terör ortamından bu derece etkilenmelerine.
O yıllarda hayat terör üzerine kuruluydu. Annem gazete alacaksa mutlaka birkaç tane alırdı: Hürriyet, Milliyet, Tercüman. Tek gazete almazdı etraftan mimlenmesin diye. Hatta bir gün Annem Uzun Sokak'ta, sokakla Cudibey Mektep Sokağın kesiştiği noktanın karşısında bulunan her zaman alışveriş yaptığımız kırtasiyeciden sadece "Cumhuriyet Gazetesi" alacak olmuş, müşterilerden birinin kendisine dikkatle baktığını görünce bir tane de "Tercüman" diye eklemiş. Bunun üzerine kendisini izleyen müşteri "Cumhuriyetle, Tercümanı beraber mi okuyorsunuz?" diye sormuş annem de "Evet" demiş. Başından büyük bir macera geçmişçesine o gün olup biteni heyecanla bize anlatıyordu anneciğim.
İşin güzel tarafı ise eve bu kadar çok gazete girince biz çocuklar da neşeyle çeşit çeşit kupon biriktirirdik. Bir tanesini hiç unutmuyorum: "Böcek" isminde bir arazi arabası çekilişi vardı. Arabanın şekli o zamanlar bir uzay aracı gibi gelirdi bana. Kumda, dağda her yerde gidebiliyordu.
Sanırım 3. sınıftaydım. Bir gün derste kapı çaldı. Öğretmenimiz kapıya gitti ve sınıfın dışında bekleyen birisiyle konuştu. Yüzü asılmış, çok üzgün bir şekilde sınıfa döndü. "Levent eşyalarını topla, eve gidiyorsun" dedi ve çantasını toplayan arkadaşımız Levent'i kapının önünde duran kadına teslim etti.
Okulumuzun birkaç yüz metre uzağındaki bir sinemanın civarına bir bomba atmışlar ve patlamada o bölgede bulunan Levent'in dayısı vefat etmişti. Daha sonra o arkadaşımız bir daha okula gelmedi. Ordu iline taşınmışlar diye duyduk. İşte böyle etkiliyordu çocukları bu anarşi.
Hayatımdaki ilk cenazeyi de anarşi sebebiyle gördüm. İlkokulda sabahçı olduğum bir dönemdi ve öğle vakti okuldan çıkmış, doktor olan annemin Uzun Sokak'taki muayenehanesine gelmiştim. Birden dışarıdan ilahiler duyulmaya başladı. Bunun üzerine annemle birlikte pencereden sokağa baktık.
Sokaktan üç kamyonet geçti. Kamyonetlerin arkasında yeşil renkli örtülere sarılmış birer tabut ve tabutun çevresinde, kamyonetin kasasına oturmuş yüksek sesle salavat getiren gençler vardı. Sokağın karşısındaki komşumuzun oğlu Karadeniz Teknik Üniversitesine devam ediyordu ve terörden etkilenmeden eğitimlerine devam etsinler diye komşumuz oğullarının bir kaç arkadaşını da evinde misafir ediyordu. O gençlerin hepsi hemen pencerelerini kapayıp içeriye geçtiler. Biz ise annemle seyretmeye devam ediyorduk. Kamyonetler salavatlar eşliğinde Uzun Sokak ve Maraş Caddesinde dakikalarca tur attıktan sonra gözden kayboldular. Muhtemelen bir intikam yemini ve bir gövde gösterisiydi bu merasim.
Tüm bu olayları hatırlarken pek fazla polis görüntüsü hafızamda yer etmemiş. Hatırladığım şey "toplum polislerini" sevmemdi. Beyaz şapkaları çok hoşuma giderdi.
Bir gün Annemle Kostaki konağının civarında dolaşıyorduk. Birden bir kargaşa oldu. İnsanlar Uzun Sokak tarafına doğru koşmaya başladılar. Annem hemen ellimden tuttu ve birlikte yanı başımızdaki ilk dükkana girdik. Dükkan sahibi bizi çok nazik bir şekilde kabul etti. "Akademide patlama olmuş, olay var herhalde!" diyerek anneme bilgi verdi.
İçeride olmamıza rağmen dışarıda koşan insanların ayak seslerini şiddetli bir şekilde duyuyordum. Bir ara dükkanın vitrininden ters istikamette koşan polisleri gördüm. Ellerinde telsizlerle yukarı doğru koşuyorlardı.
Söğütlü Köyü, Dr. Evleri'ndeki evimizde güneşli bir sabaha uyandım. O sabah evin içinde farklı bir hava vardı. Evimizde çalışan bakıcım Fatma'nın o hep gülen yüzü o sabah heyecanlıydı. Yüzünde muzip bir tebessümün izi vardı. Anneme "Kız sokağa çıkma yasağı varmış, askerler yolda buraya gelirken az daha bırakmayacaklardı!" diyerek telaşla bir şeyler anlatıyordu.
Öğrendik ki askeri darbe olmuş. Bize ihtilal olduğunu söylediler. Ben ansiklopedi karıştıran meraklı bir çocuktum. İhtilal kelimesini duyunca önemli, tarihi bir şey olduğunu anladım; Fransız ihtilalini, Atatürk ihtilalini biliyordum.
Apartmandaki diğer çocukların dışarıda olduğunu görünce, yasağa aldırmadan onların yanına gittim. Gelip geçen askerlerle konuşuyor şakalaşıyorduk.
Benim çocuk dünyam çevremdeki sıradan insanlarla sınırlıydı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinin ileriki yıllardaki okumalarımla öğrendiğim ve çıkarımda bulunduğum menfi sonuçlarını o yaşta görmem ve bilmem mümkün değildi. Çocuk gözüyle görebildiğim o günden sonra insanların rahat bir nefes aldığı, "Evren Paşa Çok Yaşa!" diye bağırdığıydı.
27-Şubat-2012
İstanbul
Volkan Gönenç
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder