Dut Ağacı
Çocukluğumun en güzel günlerini Trabzon-Akçaabat yolu üzerinde bulunan Söğütlü köyünde geçirdim. Evimiz eski adı Kalanima olan bu köyün sahil şeridindeydi ve o muhite Dr. Evleri denirdi. 1970’li yıllarda Trabzonlu doktorların, diş hekimlerinin ve eczacılarının yazlıklarının burada olmasından dolayı bu adı almıştı.
Kalenima Trabzon’dan 5-6km uzaktaki yemyeşil tepelerin kucağında, deniz kıyısında pırıl pırıl, tenha bir köydü. Yolundan sabahları Trabzon’a giden, akşamüzerleri de Trabzon’dan dönen sadece bir belediye otobüsü geçerdi. Her hanesinde mutlaka bir inek, bir kayık ve bir de küçük tarla bulunurdu ki burada mevsimine göre çeşitli sebzeler, mısır ve tütün yetiştirilirdi.
Şimdilerde köyü tanımak mümkün değil, çünkü köyün üzerinden Karadeniz sahil yolu geçti, tarlalar apartman, köy de mahalle oldu. Bir tek Dr. Evleri geçmişteki hatıralarıyla mahzun kaldı.
O yıllarda ben ailemle birlikte yaz kış burada yaşadığım için hem köyün yerlisi çocuklarla hem de yaz tatillerinde yazlıklarına gelen, aynı zamanda Trabzon’da devam ettiğim okullardan tanıdığım çocuklarla arkadaşlık ederdim.
Köyün yerlisi arkadaşlarımla vakit geçirmek bana her zaman mutluluk verirdi. Denizin kenarındaki simsiyah kumsalda veya bahçelerde, yeşilliklerin içinde hep beraber sabahtan akşama kadar koşup coşardık. Etrafımızda otlayan ineklerin arasında futbol maçları yapar, boyumuzu aşan mısır tarlalarının içinde saklambaç oynardık.
Köydeki en iyi arkadaşlarım Zafer, Hacı Osman, Yılmaz ve Yükselen’di. Birlikte yaptığımız futbol maçları çok çekişmeli geçerdi. Maç başlayacağı zaman üzerlerine bordo-mavi renkli Trabzonspor formalarını, ayaklarına da kara lastiklerini giyip ineklerin otladığı “kemre” dolu çayırlara “top oynamak” için koşarlardı.
Bu maçlarda kimler olmazdı ki! “Hamsi Müller”, “Magat”, “Kaltz”, “Tozer Çemil”, “Kigın” hepsi bizimle birlikte sahadaydılar. Maçın en heyecanlı anında gelen ortayı “Rumenige”, “göğunsuyla” yumuşatır, “la pas, la pas!” çığlıklarına aldırmadan topu kendi kullanır ve “Şumayer” uçarak “bilanjon” yapıp topu kurtarmaya çalışırdı.
O da ne! Top kale direği vazifesi gören taşın üzerinden geçiyor. “Rumenige” gol sevincini yaşarken “Şumayer” ellerini açmış “tireküstü sayılmaz!” diye bağırıyor. O arada çocukların sayılır, sayılmaz diye bağırışlarına çıkan gürültüden rahatsız olan ineklerin feryatları da karışıyor ve en sonunda bağırarak anlaşamayan çocuklar kavgaya tutuşup “birbirlerine giriyorlar”.
Bu ve benzeri birçok sahne her maçta yaşanırdı ve genelde kavgalar çevredeki tarlalarda çalışan kadınlardan birinden çıkan hakem düdüğünden daha tiz bir sesle sona ererdi:
“Ne oliy haburaya! Susun bakayim fışkı yiyenin uşaklari!”
Futbol maçı bu şekilde bitince fasulye sırıklarıyla dolu tarlalardan birine girer, büyüklerden biri bizi fark edip kovana kadar domates, salatalık yerdik. Günün geri kalanını da taş savaşlarıyla ve ateş yakmak gibi heyecanlı yaramazlıklarla geçirirdik
Bir maceramız daha vardı ki ona tüm çocuklar oynamaktan yorgun düştüğümüz öğleden sonraları mutlaka katılırdık. Top oynadığımız düzlüğün hemen yanı başında kesme taşlardan yapılmış bir evin kalıntısı bulunmaktaydı. Köşesinde bir dut ağacı ve çok eğik bir şekilde yükselen bir de incir ağacı vardı.
Bütün çocuklar bu ağaçlara koşar ve meyvelerini yemek için dallarına tırmanırdık. İncir ağacının yapraklarına dokunmak beni rahatsız ettiği için ben hep dut ağacına çıkardım ve saatlerce dallarında dolanıp ballı dutlar arardım. Sarı renkli olmuş dutları koparmak için tuttuğumda ıslak yumuşaklıklarını parmaklarımda hisseder ve daha ağzıma atmadan tatlarını alırdım.
Bu ağaçta o kadar çok vakit geçirirdik ki orası sanki dalların üzerindeki, yeşil yaprakların arasından içine güneş ışıklarının süzüldüğü bir evimizdi. Kanatlarımız yoktu ama kuşlar gibi cıvıl cıvıldık.
Hele bir gün o kadar eğleniyorduk ki dutları yerken ağacı da sallamaya başladık. Yandaki incir ağacına çıkmış Yılmaz ve Tamer de bizi görünce sallanmaya başladılar. Keyifleri iyice yerine gelince bir de türkü tutturdular:
“Karanfil deste gider,
Hah, hah, hah na nay!
Kokusu dosta gider,
Hah hah, hah na nay!”
Onlar söyledikçe biz de ağaçları delice sallıyor, “Na nay!” diye tempo tutuyorduk. O arada birden bir çıtırtı duydum. Yaprakların arasından yandaki koca incir ağacının önce yavaş yavaş, sonra da hızlanarak devrildiğini gördüm. Ağaç devrilirken içinden hala türkü sesleri yükseliyordu. Derken incir ağacı yere kapaklandı. Türkü kesildi, bir an bir sessizlik oldu. Yapraklarının yoğunluğundan dolayı içindekiler görülmüyordu. Birkaç saniye sonra bir ağlama sesi duyuldu. Hemen dut ağacından inip yardıma koştuk.
Neyse ki arkadaşlarımızın endişelenecek bir durumu yoktu. Sadece korkmuşlardı. Sakinleşip kendilerine gelince, başlarına gelene kahkahalarla gülmeye başladık. Biraz sonra kazayı duyan büyükler geldi, biz de başka oyunlar oynamak için oradan uzaklaştık.
Akşamüzeri incir ağacının olduğu yerden geçerken köylülerin devrilen ağacı kesip parçaladıklarını gördüm. Kış için odun yapıyorlardı. Her şey çok doğaldı. Köy hayatında tüm olup bitenlerin bir anlamı vardı.
25-Şubat-2012
İstanbul
Volkan Gönenç
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder