GARANAYT

 

                                                                       

Bordo mavi renkleri solmuş yırtık pırtık bir forma, bunu tamamlayan uzaktan bakıldığında şort izlenimi veren ama aslında siyah kumaştan yapılmış bir kara don ve en altta ayaklara giyilen bir çift kara lastik. İşte buydu istisnasız tüm Kalanima'lı köy çocuklarının 1980'li yılların başındaki yazlık kıyafeti.
Bu çocukların yüzleri ise kıyafetlerindeki yıpranmışlığa ve solgunluğa tezat olacak şekilde hep canlı ve hep neşeliydi. Kaderlerine yazılmış olan yoksulluğun ve acıların izleri henüz yüzlerine vurmamış parlak gözlü, al yanaklı 8-10 yaşlarındaki bu çocuklar bütün gün neşeli çığlıklar içinde her tarafından yeşillikler fışkıran köyün çayırlarında otlayan ineklerin arasında top oynarlar, Karadeniz'in dalgalarının dövmekten bıkmadığı kayalıklarından denize atlarlar ve kömür rengi kumlarının üzerinde koşuştururlardı.
Bu oyunların hepsinin belli rutinleri vardı. Denize giriliyorsa yosunlardan peruklar takılır, dalgaların üzerinde kayarak "via" yapılır, sahilde mutlaka kumlara gömülünür, denizden çıkarken de siyah donlar kayalara vurularak kurutulurdu.
Futbol maçları ise en heyecan verici oyundu. Herkes bordo mavi forma giydiği için sanki gerçek bir maç oynanıyormuş gibi olurdu ve maçlar genellikle kavgayla biterdi.
Çocuklar büyüklere has o insanı karamsarlığın en dibine çeken gelecek kaygısından ve hayatın güçlüklerinden habersizdiler. Sabahları kuzinede pişmiş mısır ekmeği ve minzi ile yapılan bir kahvaltıyla, öğlenleri tarlalarda, bahçelerde artık ne bulunursa domatesle, salatalıkla geçiştirilen bir öğünle ve gün battığında da patatesle, yoğurtla yapılan bir akşam yemeğiyle hayat mutluluk içinde devam ederdi.
Hatta bu hayatın sık sık güzel sürprizleri de olurdu. Bereketli geçen bir balık avı, kurban bayramında eve giren bir parça et, mevsiminde toplanan asma yaprağıyla yapılan bir tencere pirinç dolması veya yuvarlak bir tepsinin içine dolanıp kuzinede pişirilen bir tepsi pazı böreği akşam yemeklerini ziyafete dönüştürebilirdi.
Çocuklar için hayat çok güzel ve kıymetliydi, çünkü ellerindekilerinin kıymetini bilirler, ellerinde olmayanlardan da habersizdiler. Böylece yokluğundan dolayı hayıflanacak bir dertleri de yoktu.
Bu çocuklardan bir tanesi vardı ki, yaratıcılığıyla, zanaatkalığıyla diğerlerinden sıyrılırdı. Adı Garanayt'dı. İsminden dolayı yabancı olduğu sanılmasın, özbeöz Türk'tü. Aslında adı Nahit'ti. Kendisi çok esmer olduğu için Kara Nahit yerel ağızla Garanayt şeklinde çok çarpıcı bir isim haline dönüşmüştü.
En güzel sapanları yapan, rulmanlardan yaptığı tekerleklerle tahta binek arabaları yapan, uç kısmına çivi geçirerek oluşturduğu okları neredeyse 200 metreye fırlatan yayları yapan hep oydu. Değişik oyuncaklar dizayn ederdi. Mesela hepimizin inşaatlarda bulduğu kablo borularından yaptığı üflemeli kağıt fişek atarları geliştirerek üç boruyu birbirine, onları da tüfek şeklinde bir çıtaya bağlayarak çok namlulu üflemeli fişek atarlar yapardı. Hatta koni şeklinde büzülen kağıtlardan yapılan fişeklerin ucuna iğne takarak bu silahı daha da etkili hale getirirdi. Bizler de onun hayal gücünden ve el becerisinden çıkan bu şaheserleri taklit etmeye çalışırdık, ama nafile uğraşırdık.
Bir sabah Garanayt'ı elinde tuttuğu uzun tahta çıtalarla neşeli bir şekilde evinin bahçesine doğru hızlı adımlarla giderken gördüm. Ben de yanına gittim.
Bahçeye girer girmez vakit kaybetmeden çıtaları aralıklarla düzgün bir şekilde yere yerleştirdi. Çok ciddi görünüyordu.
Ne yaptığını sordum. Başını yaptığı işten çevirmeden "Görursun haşimdi!" diye cevap verdi.
Yerdeki çıtaları belli bir plana göre dizdi ve daha önceden bahçede hazırlamış olduğu çuval parçalarını bu çıtalara çivilemeye başladı.
Merakıma dayanamayıp ne yaptığını tekrar sordum. Bu sefer "Kayık yapacağız" dedi.
Gerçekten de yerde bir kayık iskeleti vardı ve Garanayt çuvalları bu iskelete geriyordu. Yarım saat içinde gözümün önünde çuvaldan bir kayık hazır hale gelmişti.
Ben hayret ve sevinç içinde ortaya çıkan bu eseri izlerken Garanayt kayığına bakarak "Şimdi katran süreceğiz çuvala" dedi. Kendinden emin bir şekilde yan tarafta duran bir tahta kasanın içinden bir fırça alıp çuvalı boyarmış gibi itinayla katranlamaya başladı. Bir saat içinde karşımızda is kokan simsiyah bir kayık vardı.
Arkadaşım bana dönüp "Burada bırakalım, kurusun" dedi ve birlikte diğer arkadaşlarımızın yanına doğru neşe içinde gittik.
Birkaç gün sonra bir sabah denize bakan odamda dışarıdan gelen çocuk bağırışlarıyla uyandım. Hemen kalkıp pencereye koştum ve dışarıya baktım. Tüm çocuklar sahilde toplanmış hayretle, çığlıklar ve alkışlar içinde denizde açılan simsiyah kano benzeri bir aracı izliyordu.
Geçen gün yapılışını izlediğim çuvaldan kayıktı bu gördüğüm. Garanayt gururla küreklere asılıyor ve hızla kayığını açıklara çekiyordu. Dahi arkadaşımız yine hayallerine sınır vurmamış, enginlere doğru açılıyordu.
Yaz tatili bitince tüm arkadaşlarım ve ben okullarımıza dağıldık. Artık eskisi gibi buluşup oynayamıyorduk. Arada sırada hafta sonları bir araya gelip maç yapardık, hepsi o kadar!
Serin bir sonbahar sabahı, günlerden cumartesi olmasının verdiği mutlulukla evden dışarı çıktım. Topumu da yanıma almıştım. Köyde bulabildiğim arkadaşlarımla mevsime rağmen hala yeşil kalabilmiş düz bir alanda kıran kırana maç yapmaya başladık. Saatler sonra artık yorulup kaybeden takım kazanan takımın galibiyetini kabul edince, maçı bitirip el ele, kol kola gezinmeye başladık.
Yolumuzun üzerinde bir tamirci atölyesi vardı. Duvarın üzerindeki demir parmaklıklı penceresinden bodrum katı da görülüyordu. Çocuklardan birkaçı hemen parmaklıklara doğru koştular. Pencerede cam yoktu. Parmaklıkları kavrayıp kafalarını içeri uzattılar ve "Garanayt na'ber?" diye seslendiler.
Bunu duyunca ben de pencereye gidip aşağıya baktım. Floresan ışığıyla aydınlanan sıvasız, toz içindeki bodrum katında bir örsün başında bedenine büyük gelen bir tulumun içinde yukarıya doğru üzgün bir ifadeyle bize bakıyordu Garanayt.
Bir süre daha bizi izledikten sonra hiçbir şey söylemeden başını indirdi ve neredeyse yarı boyu uzunluğundaki çekiçle örse vurmaya başladı. Garanayt'ın enginlere sığmayan hayalleri parmaklıkların ardındaki bu bodrum katına hapsolmuş, çekiçle örs arasında dövülüyordu.
Biz yolumuza devam ederken arkadaşlarım ilkokulu bitirdiği için babasının Garanayt'ı nasıl işe verdiğini anlatıyordu kendi geleceklerinin ne olacağını hiç akıllarına getirmek istemeden.
Volkan Gönenç
30 Aralık 2012
İstinye
Bu yazı K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar