Kasabada Genç Bir Mühendis
Genç adam sabahın erken bir saatinde otobüsten tereddütle indi. 23 yaşındaki yeni mezun bu genç mühendis ilk görevi için daha önce hiç görmediği bu küçük Ege kasabasına gelmişti. Bütün gece yolculuk yapmanın verdiği yorgunluğu taşıyan gözleriyle etrafına meraklı gözlerle bakıyordu. Lacivert renkli son model bir Renault Concorde yanına yaklaştı. Fabrikadan kendisini karşılamaya gelmişlerdi.
Patronuyla sohbet edip, hoş geldin faslını bitirdikten sonra kalacak bir ev araması gerekiyordu. Birkaç yere baktıktan sonra fabrikadaki yöneticilerin araya girmesiyle kasabanın merkezindeki belediye başkanının dairesini kiraladı. Belediye başkanına ait olması kimseyi yanıltmasın; boyasız, eşyasız, iki oda bir salon, köhne bir yerdi burası. Banyosu vardı ama şofbeni ve sıcak suyu yoktu. Zaten tesisatın eskiliğinden su da akmazdı banyosunda.
Genç adam hızlıca yerleşebilmek için ilk gün 2 plastik sandalye ve bir plastik masa alarak salonunu döşedi. Kasabanın marangozuna da tahtadan bir karyola yaptırdı. Üstüne de yatak boyunda bir sünger alınca o gece eve yerleşecek hale geldi. Zaten henüz ocak, fırın, televizyon veya buzdolabı alacak durumu da yoktu. Ha bir de piknik tüpü ve bir çaydanlık almıştı.
Kasabadaki ilk haftalarını fabrikadaki süreçleri anlamakla geçiren genç mühendis eve gelince ilk önce çaydanlığına su doldurur ve piknik tüpünün üzerinde ısıtırdı. Sonra suyu açık yeşil renkli plastik bir kovaya döker, üstüne soğuk su ilave edip banyoda bu bir kova su ile yıkanarak terden, pislikten ve tüm günün yorgunluğundan arınmaya çalışırdı.
Çömelmiş vaziyette plastik bir maşrapayla başından aşağıya ılık suyu ziyan etmeden dikkatle dökerken düşüncelere dalardı. Bu şekilde yaşayarak hayatını devam ettiremeyeceğine emindi, ama ileride ne yapacağıma dair bir fikri de yoktu. İşinde başarılı olursa fabrikadaki hiyerarşik düzende yıllar içinde mutlaka yükselip giderdi. Belki en tepeye gelip fabrika müdürlüğüne terfi eder, sonra da emekli olurdu. Ancak emekliliğe ulaşabilmek bir hayat gayesi olabilir miydi?
Yine de kendisini talihli hissetmesi gerektiğini düşünüyordu. Çok şükür bir işi vardı. Birçok arkadaşı mezun olalı aylar geçmesine rağmen hala tahsillerine uygun iş arıyordu. Kendini şanslı hissetmeliydi. Masraflarını iyice kısıp ve kazandığı parayı biriktirirse hayatına istediği gibi yön verebileceğini düşünmeye başladı. Artık tek bir hedefi vardı o da para biriktirmekti. Zaten kasabada parasını harcayacak çok fazla sosyal imkan da yoktu.
Günde iki öğün yemek yerdi. Birini fabrikada, diğerini ise evde. Evdeki yemeği sadece yoğurttan ibaretti. Gelirken bakkaldan kaymaklı yoğurt alır, fabrikadaki işçilerin hediye ettiği köy pekmeziyle karıştırıp geçiştirirdi yemeğini. Yoğurdun köpüklü sarı kaymağıyla koyu üzüm pekmezi karışınca çok nefis olurdu. İlk yudumda içi hemen ısınırdı. Bu şekilde neredeyse hiç gıda masrafı olmazdı.
Isınmak için de harcama yapmazdı. Nasılsa evi hep sıcak olurdu. Yandaki dairenin çok ısıtılmasından dolayı mı, yoksa evin üç tarafının kapalı olması sebebiyle mi bilinmez, ama evi hep sıcaktı. Zaten Ege’de öyle çok soğuk kış mevsimi yaşanmazdı. Böylece yakıt parası vermeden kışı geçiriyordu.
Güzel yerdi yaşadığı kasaba. Parke taşlarından yapılmış, yaklaşık beş yüz metre uzunluğunda tek bir ana caddesi vardı. Caddenin iki yanında eşrafa ait bir zücaciye dükkanı, kasabanın tek süpermarketi, hırdavatçı dükkanları, tuhafiyeciler, birkaç kuyumcu ve lokanta bulunurdu. Özellikle ilkbahar ve yaz aylarında düğünlerin başlamasıyla çevre köylerden alış veriş için gelenlerle caddedeki canlılık da artardı. Böyle günlerde iş çıkışı balkona bir sandalye atar etrafa göstermeden birasını içip gelip geçenleri seyrederdi.
Caddenin sonunda, bahçesinde asırlık bir çınar olan kasabanın büyük camisi bulunurdu. Koca çınarın gölgesi altındaki banklarda günün her saati sohbet ederek ya da şekerleme yaparak namaz vaktini bekleyen ihtiyarları görmek mümkündü. Avcılar Kulübü ve Öğretmenevi de buradaydı.
Avcılar kulübü iki katlı bir binaydı. Alt katı kahve üst katı ise kulüptü. Üst katında çok çekişmeli kağıt oyunları oynanırdı.
Alt kattaki kahvehanede ise enteresan bir mekandı. Duvarlarına kocaman geyik başları, boynuzlar, avcı bıçakları ve içi doldurulmuş kuşlar yerleştirilmiş, loş ışıklı bir yerdi. Etrafta asılmış fotoğraflarda özellikle domuz avlarından görüntüler vardı. Ava meraklı olmayan birisi için çok vahşi bir ortamdı.
Bir ilkbahar akşamı yine bir paydos sonrası biraz hava almak için kasabada dolaşmaya çıkmıştı. Hava geç kararıyor olmasına rağmen etrafta pek kimse yoktu. Gençten iki kişi ters istikamette, dere kenarındaki tek katlı sıvasız bir binada bulunan birahaneye doğru yürüyorlardı. Genç adam ellerini cebine sokarak Avcılar kulübüne doğru ilerledi. Caddenin sonuna gün batımının kızıllığı hakimdi ve hafif esen ılık rüzgar kendisine değişik bir güç veriyordu. Pembe ve beyaz renkli erik ve kiraz çiçekleriyle süslü kasaba bu akşam gözüne bir başka güzel gözükmüştü.
Kahveciyi selamlayarak içeriye girdi. Her zamanki gibi çay ocağının karşısındaki masada tek başına çayını içen fabrikadan işçi arkadaşı İlhami Usta yanındaki masada her akşam aynı kadro kağıt oynayan dörtlüyü seyrediyordu.
Genç adam gülümseyerek arkadaşının yanına gitti. İlhami Usta orta yaşlı, çok iyi bir insandı. Onu görünce ayağa kalktı ve “Mithat Bey hoş geldin” diyerek içtenlikle elini uzattı. Dostane bir şekilde el sıkıştıktan sonra oturup birer çay söylediler.
Genç adam çayından bir yudum daha aldıktan sonra havadan sudan sohbet etmek için söze girdi:
"Nasılsın İlhami Usta?"
"Çok şükür be şefim. Bir günü daha bitirdik. Benim de emekliliğe 2 sene kaldı. O da geçivereydi..."
İlhami henüz bir yaşındayken ailesiyle Almanya’ya gitmiş ve orada büyümüştü. Beş sene önce de babası kesin dönüş kararı alınca o da ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönmek zorunda kalmıştı. Hep özlemle anlatıyordu Almanya’yı. Genç adamla bir araya geldiğinde ona hep Almanya’dan bahseder, kendisini dinlemekten öte anlayan birisini bulduğunu için çok mutlu olurdu. Genç adamın da hoşuna giderdi İlhami’yi dinlemek. Onun Almanya’ya dönme planlarını dinlerken o da kendisi için hayaller kurardı. Mutlaka halletmeliydi şu Amerika’ya gitme işini.
Yaşlı arkadaşını dinleyen genç adam biraz durduktan sonra sandalyesinde iyice kaykıldı. Batmakta olan güneşin güzelliği eşliğinde o an karar verebilmiş olmanın mutluluğunu yaşıyordu. Batan güneş ertesi gün onun için doğacak ve onu bu diyardan uğurlayacaktı.
Volkan Gönenç
Ağustos 2012
İstanbul
Bu yazı K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder