Güneyin Kalbi Alabama
1996 yılında Amerika’ya ilk defa gelirken dünyanın en gelişmiş ülkesine geldiğimi biliyordum. O zamanlar benim için gelişmişlik kavramı tepesi bulutlara ulaşan gökdelenlerin varlığı, bilmediğim teknolojilerin sınırsız kullanımı, insanların normal ötesi zeki ve bilgili olması, zenginlik gibi olgulardan ibaretti. Florence’da geçirdiğim ilk birkaç hafta ise bana gelişmişliğin ülkemde pek dikkat edilmeyen başka bileşenleri olduğunu fark ettirdi.
İnsanlar tanıdık olsun veya olmasın birbirleriyle ilişkilerinde belli bir nezaket anlayışını ödünsüz bir biçimde muhafaza ediyorlardı. “Günaydınların”, “lütfenlerin”, “teşekkürlerin” atlanmadan kullanılması gerektiğini, karşındakinin sözü bitmeden lafa girilmemesini ve bunun gibi birçok basit görgü kuralına sürekli olarak uyulması gerektiğini daha ilk günden fark etmiştim. Aksi davranışlar belli etmemeye çalışsalar bile hoş karşılanmıyordu.
Amerikalılar temel nezaket kurallarına olduğu kadar hijyene ve kişisel temizlik kurallarına da toplumsal olarak önem veriyorlardı. Günde en az bir kere duş alıyorlar, giydikleri kılık kıyafetler genelde bir beden büyük, uyumsuz ve özensiz olsa dahi mutlaka günlük ve temiz oluyordu. Çok sıcak bir iklimde yaşamalarına rağmen kimse ter kokusuyla bir diğerini rahatsız etmiyordu.
Kendi ülkemin durumunu düşündüğümde füze, roket yapmadan önce gelişmişliğin alfabesini atlamış olduğumuzu görüyordum. Bugün bile İstanbul gibi bir şehirde yazın bir asansöre bindiğinizde birinin deodorant kullanmaktan imtina etmesinden dolayı midenizin kalkıp bütün keyfinizin kaçması gayet alışılmış bir durumdur. Kişiye sorsanız hemen konuyu maddiyata getirip sıyırmaya çalışacaktır. Halbuki her gün içtiği bir paket sigaranın bedeli karşılığında alacağı bir deodorantla bir hafta boyunca insanları rahatsız etmeyecek olduğunun hesabını yapmak ya aklına ya da işine gelmemektedir.
Hayatımın ileriki yıllarında yaptığım işlerden dolayı öğrendiğim bir istatistik ülkemiz insanlarının diş fırçalama sıklığının ayda bir olduğunu söylemekteydi. Bu tür kişisel temizlik sorunlarımızı dile getirmek nedense toplumumuz tarafından hoş karşılanmamakta ve bu şekilde sorun devam edip gitmektedir. Bunları ifade etmekte çekinilecek bir durum olmadığı gibi aksini yapmak kültürümüze de ihanet etmektir. Bundan 1500 sene evvel İslam dini bize çölün ortasında suyu bulup onu içmek yerine beş vakit vücudumuzu yıkamamızı emretmişken, misvak ile diş temizliği önerilip ağız kokusunun önüne geçilmesi için yol gösterilmişken, dünyaca meşhur Türk hamamları kültürümüzün bir parçası iken bugün gelmiş olduğumuz durumun görmezden gelinmesi şaşırtıcıdır.
Kişisel temizlik sadece kişinin sağlığı için değil birlikte yaşayan bireylerin huzur ve sıhhati için de gereklidir ve bu konuda ihmalkar olmak diğer bireylere saygısızlık olarak algılanmalıdır. İşte gelişmişliğin bir başka bileşeni. Temizliğin ve saygının olmadığı bir toplumda bulutlara ulaşan gökdelenler yapılsa, roket ile marsa gidilse ne fayda!
Amerika’daki beşeri ilişkilerde fark ettiğim bir başka husus ise kişinin bir birey olarak doğuştan var olan saygınlığıydı. Elbette saygınlık sosyal statüyle, yaptığınız işle, zenginliğinizle daha da artabilirdi ancak cebinde beş parası kalmamış yabancı bir öğrenci olan ben de bir yem fabrikasında saati üç dolara kaçak çalışan bir Meksikalı işçi de, veyahut henüz on beş yaşına yeni girmiş Amerikalı bir genç de insan içine çıktığı zaman toplumun kendisini bir birey olarak saydığını hissedebiliyordu. Bunu hissettiren ise kanunlar kadar basit adab-ı muaşeret kurallarının toplumsal boyutta işlemesiydi. Bir mağazaya girdiğinizde karşılanış şekliniz, yolda yürürken tanımadığınız bir kişi tarafından selamlanmanız, bir polisin sizden lütfen diyerek ehliyetinizi istemesi sizin onurlu ve mutlu biçimde toplum içinde adım atmanızı sağlıyordu.
Bu noktada Amerikalılara has bireysellikten de bahsetmek gerekir. Bizimkisi gibi Akdeniz ve doğu kültürüyle yoğrulmuş milletler için sıkıcı, soğuk ve hatta bencilce bulunabilecek bir özelliktir bu.
Bireyin doğumdan itibaren saygınlığı hak ettiğinin bilincinde olması, onun kendisi için başkalarının nüfuz etmesine müsaade edilmeyen özel bir kişisel alan yaratmasına sebep olmuştur. Reşit olan bir kişinin özel hayatına kendisi izin vermedikçe bir başka kişi ya da grup müdahale edemez gerçeği sadece kanunlarla değil toplumsal normlarla da güvence altına alınmıştır. Kanuni olan her şey meşru olup, toplum bilinçli olarak birey üzerinde ek bir baskı yaratmaz. Kanun toplum tarafından benimsenmiştir ve hem devlet eliyle hem de halkın otokontrolüyle tıkır tıkır işletilmektedir.
Örneğin Amerika’da kadınla erkek birçok ülkede olduğu gibi kanunen eşittir ancak birçok ülkenin ötesinde Amerika’da kadınlar toplum içinde fiilien bu şekilde yaşar. Kadın da erkek gibi tek başına bara gider, gece çıkar ancak kimse bunu diline dolamaz. Veyahut kanunen her bireyin ifade özgürlüğü vardır, dolayısıyla tek başına dahi olsa kişi düşüncesini en karşıt görüşlü en fanatik grubun içinde gönül rahatlığıyla ifade eder, kimse bundan dolayı onu rahatsız edecek bir davranış içine giremez.
Amerika’da kanunu bilmemek ona uymamaya karşı bir mazeret teşkil etmez ve bireyler çocuk yaşlarından itibaren gerek aile içinde gerekse de ilkokulda toplumsal hayatı şekillendiren temel kanunları öğrenirler.
Yabancı ülkelerden Amerika’ya gelen öğrenciler olarak bizlere de bu kanunlar öğretildi. Örneğin ben de üniversitede almış olduğum iş hukuku dersinde bu temel kanunlar hakkında bilgi sahibi oldum. Bunların en önemlisi geçmişi 18. Yüzyıla dayanan ve tüm Amerikalıların çocukluktan itibaren içselleştirdikleri “First Amendment Right”dır.
Sadece bir cümleden oluşan ve dünyadaki tüm anayasalara örnek olabilecek bu maddeyi anlamı kaybolmasın diye İngilizce metniyle paylaşıyorum:
First Amendment:
Congress shall make no law respecting an establishment of religion, or prohibiting the free exercise thereof; or abridging the freedom of speech, or of the press; or the right of the people peaceably to assemble, and to petition the Government for a redress of grievances.
Bu maddeyi içselleştirmiş olan bir Amerikalı artık ne fikrini açıkça ifade etmekten imtina eder, ne de karşıt bir fikir duyunca fikir sahibine zulmeder. Sanırım özgürlüğün ilk adımı da böyle atılıyor.
Amerika’da bireyin sahip olduğu bu özel alan kavramı zaman içinde o kadar sağlamlaşmış ve taşlaşmıştır ki bu alan toplumsal hayatta fiziksel olarak da hissedilebilir hale gelmiştir. Kişiler belli bir mesafeden konuşup özel alanlarını korur olmuşlardır. Öyle ki bu alanı işgal edip yakınlaşmak veya konuşurken karşındakinin koluna veya omzuna dokunmak bir Amerikalının beklenmedik tepkiler vermesine sebep olabilir. Enseye atılan şaplakların hala bir tür merhabalaşma yöntemi olduğu ülkemiz insanları için oldukça garipsenecek normlardır bunlar.
Elbette evlilik, sevgililik veya arkadaşlık gibi ilişkilerdeki yakınlık düzeyine göre bu özel alanın boyutları da değişmektedir ama kişinin bir birey olduğu gerçeği her zaman hatırlanmakta, hukuksal ve toplumsal olarak da hatırlatılmaktadır.
Benim Amerikan bireyselliğini anlamaya başlamama vesile olan bir örnekten bahsedeyim: Türkiye’de öğrenciyken ne zaman arkadaşlarla bir masa etrafında otursak mutlaka sigara içen herkes sigara paketini masanın üstüne koyardı. Eğer paket masanın üzerindeyse herkes oradan sigara alabilirdi. O masa etrafında kimse bir dal sigaranın hesabını yapmazdı. Amerika’da ise kimse böyle bir şeyi aklından dahi geçirmez. Herkesin malı kendisinindir, karşılığı verilmiştir ve sahip olunmuştur. Durduk yere nasıl olur da kişinin sahip olduğu bir şeyi bir başkası alabilir? Bir sevgili bile eğer alacaksa birebir Türkçe karşılığı “Acaba bir sigara ödünç alabilir miyim, lütfen?” olan bir ifadeyle ancak rica ederek alır. Eğer sevgilisi vermezse de büyük sorun olmaz çünkü onun ihtiyacına yetecek kadar varmış diye algılanması gerekir.
Bu örnek benim gibi bir yabancı için ilk bakışta yalnızlık, bencillik veya paragözlük olarak algılanabilir. Ancak bunu bireysel hakların kanunlardan öte en başta kişiler ve toplum olarak ne denli korunduğunun bir işareti olarak görmek çok daha sağlıklı olacaktır. Bu örnek maddi veya manevi olsun bir bireye ait olan bir değere onun izni olmadan kimsenin müdahale etmemesinin basit bir göstergesidir.
Zaman içinde bu karakterin bencillikle ifade edilmemesi gerektiğini yaşayarak gördüm. Amerikalılar da birbirlerine ikramlarda bulunuyorlardı. Hayatı güzelleştirmek için her vesileyle yapılan karşılıklı hediyeleşmeler, küçük sürprizler beşeri ilişkilerinin vaz geçilmez bir parçasıydı. Doğum günleri, noel gibi dini günler Türkiye’de anlatılan “Ah o eski bayramlar!” sözleriyle başlayan özlem dolu anılarda tasvir edildiği gibi görkemli ve dolu dolu hediyelerle kutlanıyordu. Amerika’da da komşular birbirlerini arka bahçelerinde mangal partilerine davet ediyor veya barlarda arkadaşlar birbirlerine içecek ısmarlıyorlardı ancak bu noktada ülkemizde olduğundan daha yoğun bir şekilde karşılıklılık ilkesi işliyordu. Eğer size bir şey ısmarlanmışsa sizden de ileride benzeri bir jest beklenirdi.
Bu karşılıklılık konusuyla ilgili bir anımı paylaşmak isterim:
Okulun ilk aylarında bir pazar günü yurttan arkadaşım olan Michael bize 2-3 saat mesafede bulunan Nashville şehrini ziyaret etmeyi önerdi. Komşu eyalet Tennessee’deki bu şehir “Country Music” olarak adlandırılan Amerikan halk müziğinin merkeziydi.
Kovboy şapkası giyen, eserlerinde ahlaki değerleri önemseyen ve saf bir romantizmi yaşayan kadın ve erkek sanatçıların halk dilinde icra ettikleri “country music”i ilk dinlediğim andan itibaren ben de çok sevmiştim ve bu sanatçılardan Trace Adkins’i ve Deana Carter’ı çok beğeniyordum.
Bu sebeple Michael’ın Nashville’e gitme önerisini sevinçle kabul ettim. Halk müziğinin yanı sıra okulumuzun bulunduğu Florence’da pek bulunmayan Amerika’nın simgesi gökdelenleri de böylece Nashville’de görebilecektim.
Michael’la yurdun önünde park ettiği cabrio Ford’una bindik ve yola çıktık. Beş dakika geçmeden bir benzincide durdu ve benzin aldı. Arabaya tekrar binince gayet doğal bir tavırla “Bana 10 dolar borçlusun!” dedi. Ben şaşkın bir vaziyette ne olduğunu sorunca önceden hiç konusu geçmemiş olmasına rağmen kendi arabasıyla yolculuk yaptığımızı ve benim de benzin parasını ödemem gerektiğini söyledi.
İlk başta çok şaşırmış ve bu tavrı arkadaşlık hukukuyla bağdaşmayacak, kaba bir davranış olarak bulmuştum. Ancak ileriki zamanlarda alıştım ve hatta hak da verdim. Böyle olunca ilişkiler sulanmadan daha hakkaniyetli yürüyebiliyordu.
Arkadaşlık ne kadar yakın olsa da her şey bireyin kendi inisiyatifiyle gelişir ve ilişkilerde mesafe korunurdu. Bu mesafeyi içtenlikten uzaklık olarak algılamak gibi bir hataya bizim kültürümüzde yetişen bir kişi kolaylıkla düşülebilir. Aslında korunan mesafe bireyin özeli ve saygınlığıdır.
Bireyselliğin bu denli güvence altına alınması kişinin içindeki potansiyeli dışarıya çıkarmasına olanak vermekteydi. Herkes bir bireydi, herkes özeldi ve herkes bir farklılık yaratabilirdi.
İşte bu şekilde Amerika’daki ilk günlerim dünyaya bakışımı değiştirmişti. Artık gelişmemişliğin mazeretinin parasızlık olmadığını ve gelişmişliğin de sadece uzaya çıkmak olmadığını anlayabiliyordum.
Volkan Gönenç
Eylül 2012
İstinye/İstanbul
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.


Yorumlar
Yorum Gönder