Jean Marie Pfaff Trabzon'da

 







Ben iki takım tutarım; biri Fenerbahçe, biri Trabzonspor. Tanıyan herkes bilir çocukluğumdan beri bu böyledir. İkisinin de kongre üyesiyimdir, ikisinin de maçlarına giderim, ikisini de çok severim.
Bir çok insan anlam veremez iki takımın nasıl tutulduğuna, aksi düşüncelerle uzun nutuklar atıp en sonunda sorarlar ikisi karşılıklı maç yapsalar hangisini tutarsın diye! Bunu bir başka yazımda açıklarım, bu yazının konusu farklı:
Şimdi 1980'li yıllara dönüp ilk gençliğimin Trabzon'una bir yolculuk yapalım:
Klasik bir söz ama gerçek, Trabzon demek Trabzonspor demek. Bir Trabzonlu için su ne demekse, ekmek ne demekse Trabzonspor da o demek. Böyle bir ortam içerisinde hayatımda ilk maça gittiğim günü hatırlıyorum. 1981 yılının güneşli bir Eylül gününde okul çıkışı babam beni annemin muayenesinden alıp o yılların meşhur takımı Dinamo Kiev'i seyretmek için Avni Aker'e götürmüştü. Girişteki beton duvarları geçip görüşüm stadyuma doğru açıldığında o günden bu yaşıma kadar benzeri bir heyecanı duyamadığım bir renk cümbüşü ile karşılaşmıştım. Göğe yükselen tezahüratları, davullar eşliğinde tribünlerde zıplayarak dans eden rengarenk insanları hala unutamıyorum.
Son şampiyonluğumuz da unutulmazdı. 1984 yılının yine güneşli bir günüydü. Ortaokul çıkışı arkadaşım Gökhan'ın "Volkan Şampiyon olduk!" diye bana sarılmasını, gökyüzüne güvercinlerin salınmasını özlemle hatırlıyorum. Ha bir de muayenehaneden bir komşumuzun "Kutlamalar aynı Rio de Janerio gibiydi" demesi de aklımdan çıkmıyor. Artık ne kadar Brezilya'ya gittiyse; öz güveni mukayese etmesine izin veriyordu!
Ne var ki bu tarihten sonra Trabzonspor şampiyon olamıyor ve şehrin doğasında var olan şampiyonluk özlemi kontrolü zor bir enerji birikimine sebep oluyordu. O yıllarda bu birikimin dışa vuruşuna, benim de içinde bulunduğum taraftar grubunun uluslararası maçlardaki görkemli destekleriyle ve yıldız oyuncuların aşırı transfer kutlamalarıyla şahit oluyordum. Yazımın ekinde paylaştığım fotoğraflarda 1990 yılında 1-0 yendiğimiz Barcelona maçı öncesi arkadaşım İlker'in evinde çektiğim Cruyff'lu, Koeman'lı Barcelona'nın Avni Aker'deki son antrenmanını ve 1991 yılında arkadaşım Deniz'le birlikte transferi sonrası Trabzon Havaalanında karşıladığımız Danimarkalı yıldız Olsen'i görmektesiniz.
Ben bu yazımda bire bir yaşadığım, Trabzonspor'un tarihindeki en büyük transferlerinden biri olan Belçikalı Kaleci Jean Marie Pfaff'ın 1989 yazında Trabzon'a geldiği sabahla ilgili hatırladıklarımı anlatmak istiyorum:
Pfaff'ın geleceği sabah çok erken saatte 19 yaşındaki bir gencin yoğun heyecanıyla yatağımdan kalktım. Pencereden dışarıya baktığımda güneşinin kızıl renkli ufkun üzerinde altın renkli bir daire halinde doğmuş olduğu gördüm. Acaba geç mi kalmıştım?
Hemen telefona koştum ve Celal'i aradım.
"Alo, n'aber? Kalktın mı? Hazır mısın?"
"Evet. Bize uğra, burdan geçeriz."
Birkaç cümlelik bu konuşmanın ardından kahvaltı bile yapmadan Dr. Evleri Sokağı'nın diğer ucundaki arkadaşımın evine gittim. O da beni bekliyordu. Birlikte hiç vakit kaybetmeden Trabzon'a giden bir Ford minibüse atladık.
Bizim için önemli bir güne başlıyorduk. Üç sene önce Meksika'da oynanan dünya kupasında devleşen Belçika milli takımının kalecisi Jean Marie Pfaff Trabzonspor'a transfer olmuş, Trabzon'a geliyordu. Şehrin tarihinde o zamana dek yapılmış en büyük yabancı transferdi. Bu transfer benim için de ayrı bir anlam taşıyordu:
İlk gençlik yıllarımda spor olarak kaleciliğe merak sarmıştım ve Alman milli takımı kalecisi Tony Schumacher benim için bir idoldü. Schumacher 1988 yılında Fenerbahçe'ye transfer olduğunda tüm gençlik heyecanım bir kat daha canlanmıştı. Aynı ayarda dev bir kalecinin Trabzonspor'da da oynayacak olması beni pek memnun etmişti. Düşünsenize Schumacher ve Pfaff karşı karşıya...
Moloz'daki durağa kadar dopdolu minibüsle gittikten sonra vasıta değiştirerek bir Şana minibüsüne binip yolumuza devam ettik. İn, bin 1 saattir yollardaydık. Sonunda havaalanının önünde minibüsten indik. İşimiz önemliydi. Bir taraftan Pfaff'ı getiren uçak geliyor mu diye gökyüzüne bakıyor bir taraftan da hızla terminale doğru ilerliyorduk.
Gelen yolcu terminaline vardığımızda kabına sığmayan bir insan topluluğuyla karşılaştık. Havaalanı saat erken olmasına rağmen taraftar doluydu. Davullar çalınıyor bordo mavi bayraklar dalgalanıyordu.
İnsanlar gökyüzüne bakıyor, büyük transferi getirecek uçağı karşılamak için terminal binasının önündeki iniş pistini koruyan tel örgüye baskı yapıyordu. Taraftarlar konuşuyordu:
"Uşaklar hau uçak ne zaman gelecek, bilen var mı?"
"Az kaldı, geliy haşimdi."
"Beki de geldi, biz kaçırdık!"
"Ama çok şahane kaleci aldık. Nasi bilanjön yabay biliy misin!"
"Kalen sağlamsa gerisi tamam!"
"La habu adam habu Trabzon'da sıkılırsa nasi zapt edeceğiz oni?"
Uzun bekleyişin sonunda uçak göründü. Kalabalığın içinde tiz bir ses yankılandı: "Aha geliy!"
Bunun üzerine ıslık sesleri, "En büyük Trabzon" nidaları ve alkışlar etrafı sardı.
Uçak daha inmeden, tüm kalabalık ciğerlerini parçalarcasına "Trabzon, Trabzon, Trabzon" diye haykırıyordu.
Bu curcuna içerisinde Türk Hava Yollarının tarifeli uçağı piste indi ve tam da taraftarların beklediği çimenlik alanın önünde park etti. Uçak bir süre hareketsiz kaldıktan sonra kapısı açıldı. Dışarıda bekleyen kalabalık donakalmış vaziyette uçaktan çıkacak Pfaff'ı bekliyordu. Derken 60'lı yaşlarında bir teyze kapıda belirdi. Arkasından bir amca ve diğer yolcular...
Normal, tarifeli bir uçaktı bu gelen. Beklediğimiz uçak değildi.
Tüm yolcular indikten sonra , kabin ekibine mensup güzel hostesler uçağın kapısında belirdi. Bunu gören taraftarlar bekledikleri misafirin gelmemesinin verdiği hüznü üzerlerinden atarak işi eğlenceye vurdular.
"Hostes Hanım, Hostes Hanım" diye bağırıp uçağa doğru elleriyle tempo tutmaya başladılar.
Burası Trabzon'du tabi. Her uçtan insan vardı. Kalabalıktan bazıları hemen seslerini yükseltti:
"Uşaklar nabaysınız, ayip oliy da!"
Aslında hostesler de rahatsız olmamıştı. Gülümseyerek taraftar grubuna doğru bakıyorlardı.
Uçak boşaldıktan sonra taraftar kalabalığı tekrar beklemeye başladı. Homurtular yükseliyordu:
"Bağa öyle geliy başkanla bile gelecekler."
"Özel uçakla gelecek zayi da!"
"Uşaklar yoksa almadik mi Pfaff'i?"
"La alduk deduler da!"
Kalabalık şakalaşarak bekleşirken gökyüzünde bir uçak daha belirdi. Küçük, oyuncak gibi bir uçaktı. Uçağı gören taraftarlar ne yaptığını bilmezcesine bağırıyor, zıplıyordu. Herkes sevinçten birbirine sarılıyordu. Kimsenin şüphesi yoktu, bu sefer gelen büyük transfer Pfaff'ın uçağıydı.
Trabzonspor tarihindeki en büyük transferin gelişini yaşıyorduk. Ben de mutlaka Pfaff'ın yanında olmalıydım. Küçük uçak pistin batı yakasından inerek doğu yakasına doğru yavaşlamaya başladı. Pisti çevreleyen tellerin ardındaki kalabalık kendinden geçmişçesine çılgınca tezahürat yapıyordu..
Ben o anda kalabalıktan ayrılmam gerektiğini düşündüm. Bir yol bulup piste girmeliydim. Bu niyetle terminal binasının içine girdim. Binanın içi de ana, baba günüydü. İnsanlar bağırıyor, piste bakan camlara tırmanıyordu. Hatta bu arada camların en üst katında Celal'i gördüm. O da bir yol arıyordu piste girmek için.
Bu kargaşa ortamında ne yaparım da piste girerim diye düşünürken bagajların içeriye verildiği bant gözüme ilişti. Celal' e işaret ettim ve koşarak valizlerin sevk edildiği banta beraber atladık. Celal benim önümdeydi. Bantın ucundaki kapağı başıyla itip piste girdi. O arada arkadan pisti ve Pfaff'ın uçağını görüp iyice gaza gelmiştim. Ben de birazdan kavuşacaktım piste. Sevinçle başımla kapağı ittim. Kapak açıldı ve uçsuz bucaksız pistin manzarası karşımda belirdi. İçeri girmek için hamle ettim ama üstümde bir baskı oluştu. Alan görevlilerinden biri kapağı başımdan aşağı itiyordu. Boynum artık kapağın ağırlığına dayanamazken bağırdım. "Bırak beni!" . Son bir gayretle iki büklüm olduğum bantın içinde dizlerimden destek alıp tüm vücudumla kapağı ittim ve göğsümü piste doğru attım.
Başımı yukarı çevirip baktığımda, gözleri yuvalarından çıkmışçasına hayret ve nefretle dolu bir adamın sırtımdaki kapağı iteklediğini görüyordum.
"La gir içeri" diye bağırıyordu bir havaalanı görevlisi.
Ne yapıyorsun, sen de Trabzonlusun ben de dercesine masum bir bakış atıp tüm gücümle kendimi piste doğru ittim.
Piste girince ne yapacağımı bilmiyordum. Tellerden ve bariyerlerden dolayı pistte ben ve birkaç kişiden başka kimse yoktu. Celal de pistteydi, ama tüm taraftarlar bariyerlerin arkasındaydı. Birkaç saniye ellerim havada bomboş pistin üzerinde koştuktan sonra inen küçük uçağın park ettiğini görüm. Pistteki birkaç kişiyle birlikte o yöne doğru koştum.
Ben daha varmadan Pfaff o küçük uçaktan indi. İner inmez kendisine doğru koştum. Pfaff benim de içinde bulunduğum kalabalığın kendisine doğru kontrolsüzce koştuğunu görünce çok ürktü. O an korkudan açılmış olan gözlerinin akını hala hatırlıyorum. Kaleciliğin verdiği alışkanlıkla ellerini ve ayaklarını açmış çaresizce kendisine koşan Trabzonluları bekliyordu.
Bizim kalabalık hızla Pfaff'a ulaşıp sorgusuz sualsiz koca adamı omuzlarımıza almıştık. (Yazımızın ekinde yer alan ve gazetelere düşen bir fotoğrafta üstü çıplak kıvırcık saçlı bir genç olarak ben de görülüyorum.) İriyarı bir taraftarın omuzunda "Şampiyon Trabzon" tezahüratları eşliğinde Pfaff'ı gezdirmeye başladık. O anı tam yaşamak için sol elimi Pfaff'ın sırtında tutuyordum. Terlemişti zavallı.
Pfaff'ı sırtına alıp piste girmeyi başaran birkaç şanslı taraftar alanda tezahüratlarla dönüp dururken karşımıza Pfaff'ın indiği pervaneli uçak çıktı. Az sonra olacakları kestiren kaptan kollarını açmış "Hayır, hayır bu tarafa gelmeyin!" diye bağırıyordu.
Kalabalık "Şampiyon Trabzon" nağralarıyla uçağın kanadına temas edince, ufacık, üflesen düşecek türden olan uçak ekseni etrafında dönmeye başlamıştı. Aramızdan biri bağırdı:
"Uşaklar kulübün malıdır, ya bırakın uçağı!"
Bu söz üzerine uçağı bırakıp sırtımızda Pfaff olduğu halde taraftarların arkasında beklediği çit örgüye doğru ilerledik.
Tellerin gerisinde bekleyen binlerce kişi vardı ve biz aslında Pfaff'ın gelişini kutlamak için değil de piste girememiş olan taraftarları imrendirmek için Pfaff'ı omzumuzda sallıyor, sevinç tezahüratlarında bulunuyorduk.
Herhalde tellerin ardındakilerini o kadar kıskandırmıştık ki pistin dışındaki binlerce kişi telleri çekip itmeye başladılar. Artık iş kontrolden çıkıyordu. Sonunda tel örgü dayanamadı ve büyük bir gürültüyle yerinden kopup devrildi.
Teller devrilince kalabalık önce ne olduğunu anlamaya çalıştı ve sonra sanki bir meydan muharebesine giriyormuşçasına bize doğru koşmaya başladı.
Pfaff korkudan aklını yitirecek olmalıydı. İlk defa geldiği bir memlekette, hiç tanımadığı bir kişinin omzunda kendine doğru koşan binlerce yabancının arasında kalmıştı. Ne yapacağını şaşırdı ve o da kalabalığa uyup önüne gelenle kucaklaşmaya, öpüşmeye başladı.
"En bouyouk Tirabzon" deyince de Trabzon usulü kültür şokunu atlatmış oldu.
Jean Marie Pfaff o yıl bence karşılamamıza değecek bir performans gösterdi. Trabzon'dan giderken de yanındaydım. Son röportajını kıymetli arkadaşım Cenk'le birlikte yaptım.

Volkan Gönenç
18-Şubat-2013

Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar