KOLEBİZA

  


                                                     

                        

1983 yılının soğuk bir Trabzon sabahında, Rumcadan kalan Kalanima ismi hala dilimizde olan Söğütlü Köyü, Dr. Evleri mahallesindeki evimizde güzel bir uyku çekmenin keyfiyle uyandım. Ne de olsa Şubat tatilindeydim ve okul günlerine nispet edercesine uykumu iyice almıştım.

Gözlerimi odamı kaplayan sessizliğin içine doğru açtım. Etrafımdaki dinginlik içimi öyle bir huzurla doldurdu ki bunun verdiği mutluluğun tarifi pek güç olur. Yatağımdan kalkıp 13 yaşındaki bir ortaokul çocuğunun tabiatında var olan heyecanla pencereye doğru ilerledim. Hava mevsimin gereği olarak kapalı ve bulutluydu. Karayel kuvvetli esiyordu. Böyle günlerde Karadeniz gri bir renk alır, büyük dalgalar halinde evimizin bahçe duvarlarında patlardı. Hava buz gibi keskin ve tertemizdi. Sanki her nefes alışımda ciğerlerim yumuşuyor, ömrüm bir nefes daha uzuyordu.
Coşkun denizi seyrederken bir önceki sabah yine aynı pencereden izlediğim Hurşit'in kayığının batışını düşünüyordum. Hurşit ve babası Adil Aga, kolsuz Miktad'ların evinin önünde, kayıklarının içinde, açıkta denizle boğuşuyorlardı.
Miktad Aga dinamitle balık avlarken bir gözünü ve iki kolunu, daha doğrusu ellerini kaybetmişti. O yüzden adı Kolsuz kalmıştı. Bir gözü ve elleri bembeyaz sargı bezi ile sarılı olarak sürekli içkili bir şekilde sallana sallana köyde dolanırdı.
Denizde dalgalarla boğuşmakta olan Hurşit ise köyümüzün en iyi balıkçısıydı. Onun tek geçimi denizdi ve diğer tüm balıkçılardan daha büyük bir kayığı vardı. Denizi o kadar çok severdi ki bazı geceler kayığının içinde beşik gibi sallana sallana uyurdu.

Kendi becerisine ve kayığının gücüne çok güvenmiş olacak ki o sabah fırtınalı bir havada Deli Adil Aga ile balığa çıkmıştı. Neredeyse dönmeyi de başaracaklardı. Ancak sahile yaklaştıklarında üzerlerine patlayan dalgaların etkisiyle kayık su almaya başlamıştı. Hurşit çaresizlik içinde kayığın bir başına, bir arkasına doğru gidip geliyordu. Sonunda aldığı suların etkisiyle kocaman kayık kıç tarafından sulara gömülmeye başladı. Bunu gören Hurşit hemen demir attı ve Adil Aga'yı kolundan tuttuğu gibi hep beraber denize atladılar.
Hurşit kendinden emin bir şekilde babasını çekerek kıyıya doğru yüzüyordu. Olup biteni görüp sahilde toplanan delikanlılar da seyretmeyi bırakıp Şubat soğuğuna aldırmadan yardım etmek için kendilerini denize attılar. Ben Ekrem ve Emin Ağabeyi uzaktan çok net olarak seçebildim. Onlar Adil Aga'yı denizde teslim alınca Hurşit geriye dönüp kayığa doğru yüzmeye başladı. Belli ki batmadan kayığını kurtarmak istiyordu. Kayığın kıç tarafı tamamen su altındaydı ve sadece baş kısmı görülüyordu. Hurşit bulduğu bir ipi baş kısmına bağlayıp kayığı çekmeye başladı. Dalgaların da yardımıyla bir süre sonra kayığını sahile çekip karaya oturtmayı başarmıştı.
Tüm bunları düşünürken karşı kıyıda yaklaşık 10 km uzaktaki Trabzon'u seyrediyor, yeşilliklerin üzerinden esen rüzgarın ve dalgaların uğultusuyla zenginleşen sessizliğin verdiği huzuru doyasıya yaşıyordum. Bir an denizde dalgalarla birlikte alçalıp yükselen bir kolebiza gördüm. Yeni tanıştığım bir hayvan türüydü bu gördüğüm. Şubat tatili boyunca başka deniz kuşlarını da tanımıştım, dere tavuğu ve karabatak gibi. Her ne kadar bunları pek birbirinden ayıramasam da köydeki diğer arkadaşlarıma çaktırmadan sanki biliyormuş gibi rastgele isimlerini söylüyordum.
Kolebiza arada sırada başını denize daldırarak dalgaların arasında sakince yüzüyordu. Ben ve diğer tüm köylü çocuklarının en büyük tatil eğlencesi bu hayvanlara taş atıp onları avlamaya çalışmaktı. Gerçi hiç avlayamamıştık, ama sürekli bu hayvanların peşindeydik. Şimdi 42 yaşına gelip, 30 sene önce bugünlerde avlamak için bu zavallı şirin hayvanların peşinden nasıl hevesle gittiğimizi düşündükçe ne kadar cahil olduğumuzu üzülerek hissediyorum. O zamanlar bir balıkçı köyünde çok normal olan bir uğraştı bizimkisi.
Gözümle takip ettiğim kolebiza iyice kıyıya yaklaşmıştı. Heyecanla dışarıya çıkıp yanına koşmayı düşünürken birden karşı bahçedeki bir taşın altında tam siper almış arkadaşım Zafer'i gördüm. Elindeki kuşlastiğiyle kolebizayı gözlüyordu.
Muziplik olsun diye pencereyi açtım ve yüksek sesle Zafeeer diye bağırdım. Zafer ne yaptın dercesine bana baktı. Sesimi duyan kolebiza hemen suya dalmıştı. Zafer ise bir umut hala taşın arkasında siper almaya devam ediyor ve kolebizanın yüzeye çıkacağı yeri kestirmeye çalışıyordu. Bir süre sonra kolebiza sahile paralel olarak iyice uzaklaşmış halde deniz yüzeyine çıktı. Zafer sapanıyla bir taş fırlattı, ama hedef artık çok uzaktaydı, vuramadı. Bana döndü, gülerek eliyle gel işareti yaptı. Hemen "kavurcuk" lastiğimi alarak koşarak evden dışarı çıktım.
25-Şubat-2012
Volkan Gönenç
İstanbul
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar