KUDUZ KADIN
Babamla birlikte hastanenin geniş ve çiçekli bahçesine arabamızı park edip, dışarı çıktık. Beyaz Murat 124'ümüz rengarenk bahçenin kenarındaki yolda park etmiş tek arabaydı.
Annem, kız kardeşim ve ben geniş bahçenin diğer ucunda kalan hastanenin girişine doğru yürüyen babamı takip ediyorduk. Babam hastanenin pencerelerle kaplı duvarlarına yaklaşmadan, yolu uzatarak kapıya doğru ilerliyordu.
Koşarak babamın yanına yaklaştım ve parmağımla işaret ederek "Babacığım kapı bu tarafta, neden yolu uzatıyorsun?" diye sordum. Beni duyan babam sorumu geçiştirircesine "Tamam, biz yine de bu taraftan gidelim" diyerek cevap verdi. Sanki bir şeyden sakınıyor gibiydi.
1970 yılından 1980'lerin ilk yıllarına kadar babamın doktor olarak görev yaptığı Trabzon Numune Hastanesi'nin bahçesindeydik. Hastane bordoya çalan rengiyle Trabzon'un en büyük taş binalarından biriydi. 1930 yılların sonunda ünlü Fransız kent plancısı Lambert'in hazırladığı imar planıyla yeri tespit edilmiş ve daha sonraki yıllarda inşasına başlanmıştı. Trabzonlular kısaca "Nömune" derlerdi bu hastaneye.
(Yazımın ekinde o yıllarda Trabzon Numune Hastanesi'nin yaz, kış çiçeklerle dolu olan bahçesinde babamla birlikte çektirdiğim bir fotoğrafı görmektesiniz.)
Bahçeyi boydan boya geçip hastaneden içeriye girdik. Babam odasına çıkmak için yürümeye devam edince ben ve kardeşim oynamak için izin isteyip gerisin geri giriş kapısından çıkıp bahçeye doğru koşmaya başladık. Tabi benim ilk aklıma gelen babamın bizi uzağından geçirdiği hastane duvarına gitmek oldu. Hızla o tarafa doğru ilerledim.
Duvardaki pencerelerden bir tanesinin önü kalabalıktı. Hemen oraya yöneldim. Bu pencere diğer pencerelerden farklıydı çünkü önünde paslanmış demir parmaklıklar vardı. Pencerenin ardındaki oda ise10-15 metrekarelik, karanlık, küçük bir odaydı. İçinde metalden yapılmış bir karyola ve onun üzerinde çarşafla kaplanmamış kirli bir şilte vardı. Odada başka hiçbir eşya yoktu.
Ben odayı incelemeye çalışırken içerden uzanan iki tane yaşlı el demir parmaklıkları kavradı. Karanlığın içinde yüzü açık havada ağır çalışmanın sebep olduğu, sadece kendi ekmeğini değil, tüm ailesinin geçimini topraktan çıkaran yöre kadınlarına has derin kırışıklıklarla dolu 60 yaşlarında bir kadın belirdi. Üstü, başı bordo renkli peştemallerle örtülüydü.
Pencerenin önündeki 3-5 kişilik grup kadına doğru üzgün bir şekilde bakıyordu. İçlerinde kızıl saçlı bir delikanlı vardı. Olduğu yerde çömelerek anacığım diye ağlamaya başladı. Kafasını yumruk yaptığı ellerinin arasına almış, işaret parmaklarıyla gözlerinin yaşını siliyor, sessizce ağlıyordu. Sadece hıçkırıkları duyuluyordu. Yaşlı kadın da aynı sessizlikte üzgün bakışlarla parmaklıkların önündeki oğlunu izliyordu.
O sırada yanıma annem ve babamın gelmiş olduğunu fark ettim. Babam elimi şefkatle tutarken ben de merak içinde "Ne olmuş?" diye sordum. Babam "burası kuduz koğuşu" dedi. Annem de kısık bir ses tonuyla "Çok yaklaşma, üstüne tükürüğü gelmesin!" diyerek eliyle beni açık pencereden uzağa doğru yavaşça çekti. Zavallı yaşlı kadını kuduz şüphesiyle odaya kapatmışlardı. Bizler de demir parmaklıkların önünde sanki bir sirkteymişçesine onu seyrediyorduk. Çok zalimce bir manzaraydı.
ilkokula gittiğim için, öğrendiğim bilgilerle kadının başına gelecekleri hayal edip gözümün önünden geçirebiliyordum: O gece veya ertesi gün, o da olmazsa bir sonraki gün, er yada geç kadının ağzı köpürecek, beyaz köpükler kırışmış çenesinden süzülecek, kadın çığlıklar içinde başını metal karyolaya ve penceredeki demir parmaklıklara vuracak, koğuşun kilitli kapısını açmaya çalışacak, başaramayınca da bağıra bağıra kendini duvarlara vuracak, ama acı içinde kendini oradan oraya atarken kimse yardımına gelemeyecekti. Nasıl yardım etsinlerdi ki! Kuduruyordu kadın, yardıma geleni ısırır onu da kuduz ederdi.
Kurguladığım senaryoyu babama anlatıp, merakla "Gerçekten böyle mi olacak?" diye sordum. Neyse ki babamın verdiği cevap içimi rahatlattı. "Hayır evladım, eğer her şey kötü giderse son anlarında sakinleştirici iğne yapacaklar" dedi.
Talihsiz kadına üzülerek tekrar baktım. O da iki eliyle parmaklıkları tutmuş hafif bir tebessümle kendisini seyreden küçük çocuğa, yani bana bakıyordu. Göz göze geldik. Yüzünde bir endişe ifadesi yoktu, sadece bıkkınlık hissi ve bana bakışlarındaki şefkat vardı.
Çocuklar çok enteresan varlıklar. Merhamet ve zalimliği aynı anda hissedebiliyorlar. Tıpkı sırayla oyun oynar gibi önce merhamet oyunu oynayıp, sonra zalimlik oyunu oynayabiliyorlar. Ben de bir çocuktum ve birden yaşlı kadının bana tebessümle bakmasından cesaretlenen çocuk zihnimden muzipçe "Şimdi, şu kadına su atsam acaba ne yapar?" düşüncesi geçti.
Arabamıza tekrar bindik ve hastaneden uzaklaştık. Yolda gözümün önünde hep o yaşlı kadın ve buruşmuş yüzüyle demir parmaklıkların ardından bana tebessümle bakışı vardı.
Birkaç gün sonra babama "Babacığım, o kadın gerçekten kuduz muymuş? Ne oldu sonra ona?" diye sordum. Babam sorumu duymazlıktan geldi.
Volkan Gönenç
14-Temmuz-2012
İstanbul
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder