Nari Nay
"Arabacı arabanı koş getir
Ben ölüyom mezarıma taş getir
Diller kaymaksın diller, diller
Açılsın kollar, kollar
Açılsın güller, güller
Ne bilsin eller, eller
Narinay ninay nay, narinay
Narinay ninay nay, narinay"
Kollarını açmış dümende bağırıyordu Ekka "Haydi, hep beraber!"
"Narinay ninay nay, narinay"
"Narinay ninay nay, narinay"
Çoluk, çocuk, kadın, erkek bir grup Kalenimalı bordo-mavi boyalı bir kayığa tıka basa doluşmuşlar, neşeyle tuttukları alkışların eşliğinde Söğütlü sahilinde yalpalaya, yalpalaya ilerliyorlardı. Ekrem Abi tek silindirli kayık motoruna gaz vererek yükselttiği motor gürültüsüyle grubun söylediği türkülere tempo tutuyor, "Kartal 1" isimli kayığının dümenini Yıldızlı'daki kayıkhaneye doğru kırıyordu.
Bir Ağustos günü, öğle vakti sahildeki evimizin balkonundan bu coşkulu grubu izlerken ben de denize girme hazırlıkları yapıyordum. Evimizin hemen doğu yakasında köyün çocukları "kara donlarıyla" kumların üzerinde koşarak kendilerini denize atıyorlar, neşeli haykırışlar eşliğinde birbirlerine su şakaları yapıyorlardı.
Denizden çıkanlar ise kayıkları sahile çekmeye yarayan kütüklerden yapılmış ırgatların ve feleklerin arasında Karadeniz'in siyah kumlarına yüzüstü uzanıyorlar, kumları kollarıyla göğüslerinin altına toplayarak güneşleniyorlardı.
Güneş ve deniz ancak bugünlerde bu kadar sıcak olurdu. O yüzden iyi değerlendirmek lazımdı bu mevsimi. O sebeple bütün çocuklar neredeyse tüm günü denizde geçirirdik. Köylü arkadaşlarım "yıkanmak" derdi denize girmeye. Ben de daha fazla vakit kaybetmeden süratle onlara katıldım.
Bu mevsimde denizdeki kayalardan mavi sulara atlar, kayaların dibine dalarak midye toplardık. Arada sırada denizden yöremize has kahverengi püsküllü yosunlar çıkarıp peruk gibi kafamıza takar, böylece birbirimizin uzun saçlı haline bakıp dalga geçerdik.
Ne yaparsak, yapalım neşeyle ve mutlulukla yapardık. Bu öyle yoğun bir mutluluktu ki, coşkun hareketlerle görülür, kahkahalarla duyulur hale gelirdi. Kaynaşma, aidiyet, neşe, huzur, sevgi ve heyecan birbiriyle harmanlanır, adına mutluluk denen tarifi köyümüzde gizli bir alaşım olurdu.
Çocukların şakalaşmaları ve neşeli haykırışları martıların bağırışlarını andırırdı:
"La baluk atlay, kaç!"
"Haurda langoç var, alır seni aşağıya!"
"Uşaklar bakın viya yapayrum!"
"La vinzo geliy, kaçın!"
"Haburda dalyan var!"
"Haydi topa!"
Bu sesler tüm sahili çınlatırdı.
Bir bıçağın sırtına taşla vurarak yağ tenekelerini kenarlarından kesip düz bir tepsi haline getirir, sonra da topladığımız midyeleri üzerine itina ile dizerdik. Yaptığımız tenekeden tepsiyi dört tane taşın üzerine koyup, altını da çalı çırpıyla tutuşturduk mu ocağımız yakılmış olurdu. Biz de ateşin etrafında daire oluşturup midyelerin pişmesini ağzımızın suyu akarak beklerdik.
Biraz sonra midyelerin de ağzı sulanır pişen midyeler köpürerek açılır, içindeki deniz suyunu salardı. Bu onların piştiğinin işaretiydi. Elimiz yanmasın diye küçük çalıları midyelerin açılan ağızlarına sokup onları ateşten alır, afiyetle yerdik.
İkindiden sonra ertesi gün tekrar buluşmak kaydıyla ayrılma vakti gelir ve denizden çıkardık. Diğer çocuklar eğlenceli bir şekilde "kara donlarını" kayalara vura vura kurutmaya çalışırken, ben de evimizin yolunu tutardım.
Volkan Gönenç
3-Ağustos-2013
İstanbul
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder