"Nömuğne" Hastanesi

 



(29 Ocak 1974, Trabzon'da bir hastane...)
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Genç doktor hastanedeki odasında bir koltuğa oturmuş acil bir vaka olasılığına karşı gecenin ıssızlığında tek başına bekliyordu. Yalnızlıktan düşüncelere dalmıştı. Kendi kendine o gecenin diğer nöbetlerine göre neden bu kadar sakin olduğunu sorguluyordu. Halbuki haftada bir kez tuttuğu bu nöbetler genelde çok hareketli olurdu. Önceki nöbetlerinde karşılaştığı olaylar gözünün önünden geçti:
İlk önce giriştiği kavga sonrası yaralanan bir hastanın öfkeli yakınları tarafından hastaneye getirilişini hatırladı. Adam sarhoştu ve anlamsız sesler çıkararak bağırıyor, ortalığı velveleye veriyordu. O karışıklık yetmezmiş gibi hastane görevlilerinden biri kendisine yaklaşmış ve "Doktorum, eğer bu adamın derdini çözemezsen yakınları seni vuracak!" diyerek içine bir de vesvese düşürmüştü. Neyse ki muayene edince adamın yediği yumruktan dolayı çenesinin çıkmış olduğunu ve o sebeple derdini anlatamadığını anlamış, akabinde seri bir hareketle çıkan çeneyi başarıyla yerine oturtmuştu. Buna karşılık hastadan teşekkür beklerken, adamın ağzından çıkarabildiği ilk anlamlı sözlerle kendisine okkalı küfürler etmesiyle şaşa kalmıştı. Çene çıkığının çok acı verdiğini tıbbiyede öğretmişlerdi, ama hastaların böyle bir tepki verebileceğinden bahsetmemişlerdi!
Hatırladığı diğer vakayı ise aslında bir daha hiç hatırlamak istemiyordu. Ancak kızıl saçlı, 20 yaşlarındaki o genç delikanlının sararmış, acılar içindeki yüzü yine gözünün önüne gelmişti. Çevre ilçelere yolcu taşıyan bir minibüsün şoförüydü bu talihsiz adam. Dağ yolunda soyguncular yolunu kesmiş, sorgusuz sualsiz kendisini karnından kurşunlamıştı. Hastaneye yetiştirildiğinde bayılmak üzereydi. Çok kan kaybetmişti. Genç doktor yaralının durumunu incelerken delikanlı bitkin haliyle yattığı sedyeden doktorun elini tutmuş, göz yaşları içinde ve kalan son gücüyle "Abi ölecek miyim?" diye sormuştu. Doktor "Hayır, düzeleceksin" diye cevap vermiş, ama tüm çabasına rağmen yaralıyı kurtaramamıştı.
Bu acıklı hikayeden kendisini kurtarıp kafasını dağıtmak için önündeki masanın üzerinde duran bir gün önceki gazeteyi eline aldı ve yorgun gözleriyle spor sayfasını aradı. O gece, hem de tam o saatlerde Muhammed Ali New York'ta Frazier ile karşılaşacaktı. Ne garip diye düşündü. Birazdan oturduğu odanın penceresinden sabahın ilk ışıkları süzülecekken, Amerika bu müthiş karşılaşmanın oynanacağı geceye hazırlanıyordu.
Şimdi Amerika gözüne ne kadar da uzak görünüyordu. Halbuki daha birkaç sene öncesine kadar öyle ulaşılamaz bir mesafede değildi. Ankara Tıp Fakültesi'nden ihtisas diplomasını aldıktan sonra aynı üniversitedeki nişanlısıyla bazı arkadaşlarının yaptığı gibi karşılarına çıkan Amerika'ya, hatta Avusturalya'ya ve Almanya'ya gitme fırsatlarını konuşmuş, ancak memleketinde kalıp bu güzel Karadeniz şehrine gelmeye karar vermişti. Onun için sahibi olduğu öz vatanında bey gibi yaşamak varken, daima misafir kalacağı bir ülkede ömür tüketmenin bir anlamı yoktu.
1970 yılında kadro için karşısına 2 alternatif çıkmıştı; ya Antalya'ya, ya da Trabzon'a gidip Sağlık Bakanlığına bağlı bir hastanede çalışacaktı. Genç doktor Trabzon'u tercih etmiş ve Numune Hastanesi'nde uzman hekim olarak göreve başlamıştı.
O günden bu güne zaman hızlı geçmiş ve 1974 yılı gelmişti. Geçen yıllar içinde doğru bir karar verdiğine inanıyordu. Bu güzel sahil şehrine gelmeden önce kendisi gibi doktor olan nişanlısıyla evlenmiş, sonraki yıllarda iki de çocuk babası olmuştu. Özetle iklimi yumuşak, doğal güzellikleri eşsiz ve en önemlisi insanları daima sürprizlerle dolu bu şehirde yaşamaktan pek memnundu.
Gün ağarmaya başlıyordu. Gece nöbet tuttuğu için artık tüm gün izinliydi. Beyaz önlüğünü çıkardı ve paravanın arkasındaki muslukta yüzünü yıkadı. Başını kaldırıp aynaya baktığında sakallarının gece uç vermiş olduğunu fark etti ve hemen dolabından çıkardığı Braun marka tıraş makinesiyle sakallarını itinayla kesti. Tıraşsız insan içine çıkmanın ayıp olduğunu düşünenlerdendi. Tıraşı bitince tekrar aynaya baktı ve böyle daha iyi diye düşündü.
Saat artık sabahın sekizi olmuştu. Ceketini giydi ve hastaneden ayrılmadan önce başhekimin odasına çıktı.
"Enver Bey günaydın, nasılsınız?"
"Sağ olasın Nejat Bey. Çok şükür halimize. Nasıl geçti nöbetiniz?"
Yaptığı kısa sohbetten sonra genç doktor yeni güne başlamak üzere hastaneden ayrılırken başhekim için "Ne kıymetli bir insan" diye düşündü. Aslında tüm doktor arkadaşları için benzeri müspet duygulara sahipti. Kendisinin aksine hepsi Trabzon'un yerlisiydi.
Üniversite çağındayken Türkiye'nin 3 büyük şehrinden başka bir yerde tıp tahsili yapmanın imkanı yoktu. Bu sebeple şehirdeki tüm tabip arkadaşları da tahsilleri için Trabzon'dan ayrılmış, büyük şehirleri görüp, tanıdıktan sonra geri dönmüşlerdi. Şimdi bu arkadaşlarının hepsi en verimli dönemlerinde doğdukları memleketin mesleki ve kültür hayatında örnek figürler olarak yer alıyordu.
Hastanenin bahçeye açılan ana kapısından çıktığında Karadeniz'den esen poyraz yüzünü okşadı. Ocak ayının keskin soğuğu vücudunu canlandırmış, nöbet yorgunluğunu üzerinden alıp götürmüştü. Bahçede park ettiği Murat 124 marka otomobiline doğru yürürken keyifle ufukta görülen çelik mavisi rengindeki denizi seyretti. Güzel bir gün onu bekliyordu.
Tek tük arabaların olduğu trafikte sırasıyla Zağnos Köprüsünü ve Tabakhane Köprüsünü geçerek Uzun Sokak üzerinden Taksim Meydanı'na doğru aracını sürdü. Kendisi Numune Hastanesi'ne tayin olduğunda doktor olan eşi de Uzun Sokak'ın Meydan'a açılan çıkışında bir muayenehane açmıştı ki genelde şehirdeki doktorların muayenehaneleri ya Uzun Sokak üzerinde ya da yine Meydan yakınındaki Kunduracılar Caddesi'nde olurdu. Genç doktor izin gününü eşiyle beraber muayenehanede çalışarak geçirmeyi düşünüyordu.
Arabasını sokak üzerinde park etti. Muayenehanenin altındaki kebapçı daha yeni açılıyordu. Sahibi genç doktoru görünce yüzündeki kocaman gülümsemeyle hemen kapıya çıktı ve yüksek sesle "Doktorum ne oldi? Nömuğne yandi da ha buraya mı geldin?" diye şakalaştı.
Ne enteresan insanlar arasındayım diye düşündü genç doktor. Farklı bir dünyada yaşıyordu. Yöre insanının içten gelen temiz niyetlerle yaptığı esprileri duydukça psikolojide ortaya konan ve bilinçaltındaki karmaşıklıkları sebep gösteren sert mizah kuramlarının ötesinde, bu bölgeye has yeni hipotezlerin geliştirilmesi gerektiğine bile inanmaya başlamıştı.
Her gün Trabzon'un merkezinden ve ilçelerinden gelen çok sayıda hastaya baktığı için bu şehirde geçirdiği 4 yıl boyunca Trabzonluların genel özellikleri hakkında bir fikir sahibi olmuştu. Çabuk kızan, çabuk dost olan ve sürekli yüksek sesle konuşarak yaptıkları sohbetlerin içine mutlaka mizah katan bu insanların en çok tok gözlülüklerini beğeniyordu.
Zengini de fakiri de kendini dünyanın sahibi gibi hissediyor, tamah etmiyordu. Her gün balık çıkan denizi, evinde bağı, bahçesinde hayvanları, belinde de silahı varken Allah'tan başkasına minnet etmesine ne gerek vardı!
Kaç kere şahit olmuştu muayenehanenin hemen yakınındaki belediye hoparlöründen tüm şehre yapılan anonslara: "Lütfen dikkat! Çömlekçi mevkiinde bir miktar para bulunmuştur, sahibinin belediyeden gelip alması rica olunur" veya "İskender Paşa Camisinde bir adet saat bulunmuştur, sahibinin..." türünden duyurular eksik olmazdı. Bu şehirde haram para, kul hakkı gibi kavramlar çok kıymetliydi.
Genç Doktor merdivenlerden muayenehaneye doğru çıkarken binanın arka bahçesindeki beyaz renkli eski Rum konağına her zaman yaptığı gibi hayranlıkla baktı. Ancak biran önce eşiyle karşılaşmak istediğinden vakit kaybetmeden merdivenleri hızla adımladı. Saat 9'u geçiyordu ve o da gelmiş olmalıydı.
Yukarı çıktığında eşi muayene odasında hasta bakıyor, bekleme odasında ise asistanları Sevilay 4 yaşındaki oğluna bir resimli mecmuadan Tarkan'ın maceralarını okuyordu. Babasının geldiğini gören kıvırcık sarı saçlı çocuk dikkatle incelediği çizgi romanı bırakıp koşarak üstüne atladı. Genç doktor sevgiyle oğlunu kucağına aldı ve asistanına "Güngör nerede?" diye sordu.
Sevilay "Doktor Hanım hasta bakıyor" deyince baba ve oğul muayene odasının yanında sohbet ederek beklemeye başladılar.
Muayene odasından doktor ile hasta arasındaki konuşma duyuluyordu. Hasta kadın acı içinde romatizmasından şikayet ediyordu:
"Hau gemuklerim oyle ağrıy gi ne yatma yadabiliyrim ne de kakma kakabiliyrim!"
"Tarlada çalışıyor musun?"
"E darlada az bişe bel yapayrım, sepetle de ot taşıyrım."
"Ağır bir şey kaldırmaman, sert yatakta yatıp, istirahat etmen lazım. Yediğine, içtiğine de dikkat edeceksin. Yağlı, tuzlu yemeyeceksin, kilo vereceksin!"
"E gızım biz tireyağ yemeden, çalişmadan edemeyiz. Aha bak saa da yağ getirdim. Sen baa bi yiğne vur da gideyim!"
İçeriden gelen tereyağı sözcüğünü duyan genç doktor gülümsemeye başladı. Anlaşılan muayene ücreti yine tereyağı olarak ödenecekti. Karıkoca doktorlar artık alışmışlardı bu duruma. Parası olmayan hastalar borçlu kalmamak için tereyağı, bal, fındık hediye ediyorlardı. Hatta fındık değil de fındık kabuğu getirenler o kadar çoktu ki genç doktor o kışın başında bari fındık kabukları işe yarasın diye kaloriferli evleri olmasına rağmen Kemeraltı'na gidip ufak bir odun sobası dahi almıştı.
Kucağında kendisine gülümseyen oğluna tekrar baktı. Bugün de ona hediye alacaktı.
Volkan Gönenç
14-Mart-2023
Kadıköy
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar