PANAYIR
Kasabalılar çok heyecanlıydı çünkü hafta sonu boyunca şehrin doğusundan geçen dere kenarındaki düzlükte panayır kurulmuştu. Cumartesi tatili olması sebebiyle ben de merakla şenlik yerine gittim.
Tam bir curcuna vardı. Sıcak Ege güneşinin altında akan derenin içine masalar ve sandalyeler yerleştirilmiş, paçalarını sıvayan kasabalı adamlar çıplak ayaklarıyla akan suya girip, kurulan sofralarda rakı içip, her biri başka bir hava çalan davulların ve zurnaların eşliğinde gömleklerinin yakalarını açarak kendilerinden geçercesine şarkılar söylüyorlardı. Nara atanların ve aşka gelip masayı yumruklayanların haykırışları, havada uçuşan kahkahalarla, nağmelerle karışıp göğe yükseliyordu.
Düzlükte içlerine yirmi otuz kişi alabilecek büyüklükte her çeşit renkten çadırlar kurulmuştu. Çadırların dışında yakılan ateşlerde oğlaklar çevriliyor ve içerdeki müşterilere servis ediliyorlardı. Gördüğüm kızarmış oğlaklara ve iştah açıcı kokuya dayanamayarak ben de çadırlardan birine girdim. Ortama yabancı olmamdan dolayı biraz çekinerek en dipteki masalardan birine oturdum. Etraftaki masalarda kasabalılar neşeyle yiyor içiyorlardı. Şenlik dolayısıyla özellikle Ege bölgesinin yöresel turuncu veya gri renkli poşularını omuzlarına atmışlardı. Çadırın bir kenarında bira ve rakı kolileri vardı. Mekan sahibi sipariş verenlerin içkilerini bu kolilerden alıp veriyor, müşterileri de içkinin sıcak olmasına aldırmadan keyifle içiyorlardı.
Kendinden emin bir biçimde “Hoş geldin” diyerek yanıma gelen satıcıdan bir porsiyon et istedim. Başını tamam dercesine öne doğru eğdi ve hızlı adımlarla çadırın dışına doğru gitti. Kısa bir süre sonra geri dönen satıcı bir gazete kağıdının içine yerleştirdiği közlenmiş oğlak etini masanın üzerine bıraktı ve diğer eliyle taşıdığı henüz kabukları soyulmamış yarım soğanı ve ekmeği de yanına koyarak tekrar arkasını dönüp gitti.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Masada tabak, çatal veya bıçak yoktu. Tabak yerine 3, Mayıs, 1995 tarihli bir Yeni Asır Gazetesi'nin baş sayfası dört bacağı birbirinden farklı boydaki tahta masanın üzerine serilmişti. Etrafıma dikkatle bakınca herkesin eliyle yediğini gördüm. Ellerindeki bir parça soğanın içine, közlenmiş eti yerleştiriyorlar ve sonra iştahla ağızlarına götürüyorlardı. Herkes o kadar keyifliydi ki, ben de doğrusu bu olmalı diyerek çatal istemeden aynı şekilde afiyetle yemeğimi yemeğe başladım. Hayatımda ilk defa oğlak eti yiyordum. Annem daima keçi etinin insanın midesini bozacağını söyler ve eve sokmazdı. Bu sebeple biraz tedirgindim ama böyle bir ziyafeti de kaçıramazdım. On parmağımı da kullanarak gazete kağıdının üzerinde ne varsa silip süpürdüm.
Yemeği bitirip çadırdan çıkınca panayırdaki kalabalığın iyice artmış olduğunu gördüm. Sergilerin önü kalabalıktan geçilmiyordu. Çığırtkanların bağırışları eşliğinde insanlar sigaralara halkalar fırlatıyor, kurulan kalelere penaltı atışları yapıyor, kurusıkı tüfeklerle nişangahlara ateş ediyorlardı. Sanki bütün yıl eğlenmek için bu anı beklemişler de şimdi hiçbir şeyi kaçırmak istemiyorlarmış gibi teker teker tüm sergilere gidiyorlar, bütün çadırlara girip çıkıyorlardı.
Uzakta, çadırların bir tanesinin içinde demir kafesler görülüyordu. Merak edip yaklaşınca içlerinde yabani hayvanların olduğunu gördüm. En öndeki kafesin içinde sinirli bir maymun vardı. Küçük bir Çingene kız elindeki çomağı kafesin parmaklıklarından içeriye sokuyor, maymunda hiddetle çomağı kızın elinden almaya çalışıyordu. Bir süre sonra aynı Çingene kız zemini samanla dolu cam bir küvetin yanına yaklaştı ve sanki boynuna bir atkı atıyormuşçasına içinden çıkardığı kocaman gri bir yılanı omzuna koydu. Tüm bunları yaparken Çingene kızın yüzünde hiçbir ifade yoktu. Korkup korkmadığı veya bu yaptığı işten zevk alıp almadığı hiç belli olmuyordu ama kasabalı seyirciler ağızları açık büyük bir hayranlıkla gösteriyi izliyorlardı.
En büyük çadırlardan bir tanesinin önünde genç delikanlılardan oluşan bir kalabalık birikmişti. Oğlanlar ikişer üçer gruplar halinde gülüşerek çadırın girişine yaklaşıyor sonra utanıyormuşçasına geriye dönüyorlardı. Çadırın girişi büyük bir perde ile kapatılmıştı ve başında kılık kıyafetlerinden ve görünüşlerinden kasabanın yabancısı oldukları hemen belli olan iki adam duruyordu.
Adamlar ara sıra delikanlıların gözlerinin içine davet edici bir şekilde bakarak perdeyi aralıyor ve bir an için çadırın içinin görülmesine müsaade ediyorlardı. İçeride maviye boyalı tahta sandalyelerin önündeki sahnede iri göğüslerini sallayarak kıvrak bir dans yapan, üzerinde siyah bir külottan başka hiçbir şey olmayan esmer bir kız birkaç saniyeliğine görülüyor ve sonra perde tekrar kapanıyordu. Tam bu gösterinin biletlerini kim satıyor diye etrafıma bakarken annemin keçi etiyle ilgili uyarılarında ne kadar haklı olduğunun ilk işaretlerini şiddetli bir şekilde hissetmeye başladım. Gösteriyi boş verip çok geç olmadan eve gitmeliydim.
Volkan Gönenç
Ağustos 2012
İstanbul
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar
Yorum Gönder