Sovyetler Birliği Trabzon’da Dağıldı

 



1989 yılında Berlin Duvarı yıkılıp Doğu Bloku ile Batı arasındaki kapıların Almanya’da açıldığı dönemde bir kapı da Trabzon’da aralanıyordu. Şehrin doğusunda karayoluyla 4-5 saat mesafedeki Artvin ilinin Sarp köyündeki sınır kapısı açılıyor ve Sovyetler Birliği’nden daha önce hiç görmediğimiz, irtibatımızın olmadığı, görünüşleri ve kılık kıyafetleri farklı insanlar Trabzon’a akın ediyordu.
Soğuk savaş döneminin bölünmüş dünyasında Sovyetler Birliği ülkemize hasım bir grupta yer alıyordu. Aramızda yoğun bir ticaret ve turizm faaliyeti yoktu. İki ülkenin insanları birbirini tanımayan farklı dünyaların milletleriydi.
Aslında Trabzon halkı geçmişte Karadeniz’de yapılan karşılıklı ticaret sebebiyle Rus milletine aşinaydı. Ayrıca Birinci Dünya Harbi esnasında 1916 yılında Rus ordusu Trabzon’a girmiş ve bunun üzerine Trabzon’da yaşayan birçok aile adına “muhacirlik” denen göç ile şehri terk etmişti. Ne zaman ki Çarlık Rusya’sı 1918’de yıkılıp Sovyetler Birliği kurulmaya başlayınca Ruslar işgale son vermiş ve muhacir Trabzonlular 2 yıl sonra şehirlerine geri dönmüşlerdi.1970’li yıllarda ilkokulda okurken her çocuğun akrabalarından gelen bir muhacirlik hikayesi olduğunu fark ederdim. Dolayısıyla tüm bölge halkı olarak Rusları ve işgale son veren Sovyetler Birliğini küçük yaştan beri ismen bilirdik.
Hasım blokta yer almasına rağmen Sovyetler Birliği’nin halk arasında korkunç bir düşman veya bir tehdit olarak görüldüğünü bir çocuk olarak hiç hissetmedim. Sınıra yakın bir coğrafyada yaşıyorduk ve böyle bir algı olsa hissederdim diye düşünüyorum. Sadece yerel halkın Sovyetler Birliğini “Moskof”, “Urus”, “Gomonist” gibi yerel ağızla söyledikleri küçümseyici tabirlerle alaya aldıklarını hatırlıyorum.
Biz çocuklar soğuk savaşı haberlerden ve sinema filmlerinden biliyorduk. Nükleer harp tehdidi, atmosferin en üst katmanlarında uçan casus uçakları, doğu blokunun fenalığından batıya kaçan sporcular, bilgi sızdıran casuslar bizim için bir oyun gibi heyecanla takip ettiğimiz maceralı hikayelerdi.
Soğuk savaşın gerginliğini hissettiren somut şeyler de olmuyor değildi. Mesela bir sabah uyandığımızda Doktor Evleri sahilinde kumların üzerinde bir torpidonun boylu boyunca yattığını görmüştüm.
Arkadaşlarımla beraber çocuklara has o cıvıl cıvıl heyecan ve merakla koşarak torpidonun yanına gittik. Korkusuzca kıyıya vurmuş bu nesneyi inceliyor ve her yanını kurcalıyorduk.
Oval şeklindeki baş kısmı kırmızı, gövdesi ise paslı gri renkteydi. Kuyruk kısmında ise bir pervane vardı ve pervanenin çevresindeki kanat yüzgeçler iple sarılarak bağlanmıştı. Gövdesinde Kiril alfabesiyle yazılmış yazılar fark edilebiliyordu. Belliydi ki hırçın Karadeniz dalgaları torpidoyu denizin diğer tarafındaki Sovyetler Birliği’nden sahilimize kadar sürüklemişti.
Biz çocuklar torpidonun etrafına toplanmış gülüşerek incelemeye devam ederken büyükler de durumu fark edip yanımıza gelmeye başladı. Artık her kafadan bir ses çıkıyordu. Kimi atom bombasıdır diye şaka yapıyor, kimi yaklaşmayın tehlikelidir diye uyarmaya çalışıyordu. En sonunda aramızdaki çocuklardan birini yakındaki jandarma karakoluna haber vermek için gönderdiler.
Bir başka sabah ise farklı bir macera beni bekliyordu: Gün doğumuna yakın kulakları tırmalayan ve daha önce hiç duymadığım şiddetteki bir uğultu beni uyandırdı. Aklıma ilk gelen okulda yeni öğrendiğim İsrafil meleğinin Sur’a üflemesi oldu. Acaba kıyamet mi kopuyordu?
Hemen yatağımdan kalkıp dışarıya bakmak için pencereye doğru koştum. Sesin şiddeti gittikçe artıyordu. Etrafa bakarken birden Karadeniz üzerinde kıyıya yakın şekilde çok alçaktan uçan 2 tane jet uçağı göz hizama girdi. Güneşin henüz yükselmekte olduğu 10 km uzağımızdaki Trabzon’a doğru uçuyorlardı. Saniyeler içinde gözden kayboldular ve o dehşetli gürültü de sona erdi.
Saatler ilerleyip okula gittiğimde tüm çocuklar ve öğretmenlerimiz sabah karşılaştığım savaş uçaklarını konuşuyordu. Kimse işin aslını bilmiyordu. Bu ortam içinde hayal gücümüzün de etkisiyle çeşitli tevatürler ortaya çıkmaya başladı. Çocuklar arasında en çok kabul göreni ise bir Sovyet denizaltısının Trabzon limanı civarında görüldüğü ve bizim “Fantom”ların onu korkutup, kaçırdığıydı!
Benim çocuk anlayışımla Sovyetler Birliği ile olan ilişkimiz bu şekilde gizemli bir şekilde yürüyordu. Bazen rüzgâr sert esip çatıdaki antenlerin yönünü değiştirdiğinde televizyonda Sovyet kanallarına rastlıyor, bazen de radyoda Sovyet yayınlarını dinliyordum. Aslında bizim TRT radyo ve televizyon yayınlarında da Sovyetler Birliği’nden çok sık bahsedilirdi. Diyebilirim ki bu yayınlar sayesinde Leonid Brejnev adını ilk öğrendiğim dünya liderlerinden biri olmuştu.
Sovyetlerle olan en çarpıcı anım ise hala zihnimi renklendirmekte ve beni özlemle geçmişe çekmekte. Bilindiği gibi Trabzon şehri 7’den 70’e futbola çok düşkün bir şehirdir. Ben Cudibey ilkokulunda okurken sınıf arkadaşlarım futbolu yakından, Trabzonspor’u ise gönülden takip ederdi. Arkadaşlarımın birçoğu hafta sonları babalarıyla Avni Aker stadyumunda oynanan maçlara gider ve hafta içi bu maçların yorumunu yapıp okul bahçesinde top yerine taşla oynadığımız futbol müsabakalarında maçları tekrar canlandırırdı. Hepsi Trabzonspor takım oyuncularının adını ezbere bilirdi. Bazılarının babalarında kombine bilet de olurdu ve o arkadaşlarım şehirde oynanan hiçbir maçı kaçırmazdı. Bense henüz hiç futbol maçına gitmediğim için onları mahzun bir şekilde izlerdim.
Birgün babam öğle vakti hazır olmamı, çünkü beni o gün oynanacak Trabzonspor-Dinamo Kiev maçına götüreceğini söyledi. Haberi alınca inanılmaz derecede mutlu oldum. İlk defa bir futbol maçını izlemeye gidecektim. Sevinçten ve heyecandan içim içime sığmıyordu. Sene 1981’di ve o yıllarda Dinamo Kiev Sovyetler Birliği’nin dünyaya nam salmış bir takımıydı. Doğu bloğunun futboldaki gururuydu.
Babam söz verdiği gibi öğle vakti Murat 124 marka otomobiliyle gelip beni aldı ve birlikte stadyuma doğru yola koyulduk. Arabayı stadyumun beton duvarlarının yanına park ettikten sonra babamla birlikte beton sütunların arasındaki merdivenlerden çıkmaya başladık. Gri duvarların arkasından uğultular geliyordu ve biz merdivenleri çıktıkça sesler artıyordu.
Sonunda betonların arasında bir açıklığa çıktık ve o an o yaşıma kadar görmediğim canlılıkta bir manzarayla karşılaştım. Gözlerimin önünde bir renk ve ses cümbüşü vardı. Öğle güneşinin etkisiyle pırıl pırıl parlayan yeşil sahanın üzerinde açık türbin tüm renkleriyle ve sesleriyle gökyüzüne doğru yükseliyordu. Islıklar, alkışlar, davul sesleri, olduğu yerde zıplayan insanlar, horon oynayanlar, bordo, mavi, kırmızı, yeşil her türlü rengin oluşturduğu coşkunluk tüm görüşümü kaplamıştı. Hayretten açılan gözlerimle önümde çalkalanan renkler ve seslerden oluşan on binlerce insanı izliyordum.
Birden ıslıkların şiddeti kulaklarımı rahatsız edecek derecede artmaya başladı. İnsanlara bir sinirlilik hali ortama da bir gerginlik hâkim oldu. Sovyetler Birliği takımı sahaya çıkıyordu. Hemen ardından ise bir alkış tufanı başladı. Kapalı tribünün Erdoğdu tarafındaki bir çıkıştan Trabzonsporlu futbolcular depar atarak sahaya girmiş, Karadeniz’in canlılığını yansıtırcasına hızla orta sahaya doğru koşuyorlardı.
Tüm stadyum neşe içindeydi. Beyaz renkli konfetiler tribünlerin üzerinde uçuşuyor, insanlar “Trabzon Trabzon!” diye tezahürat yapıyordu. Aslen Fenerbahçeli olup, futbola pek düşkün olan babam da ortamın neşesine ve heyecanına kendisini kaptırmış “Bak bu Şenol, bu Turgay, bu da Necati…” diyerek bana futbolcuları tanıtıyordu. Bu arada rakip takımdaki bir futbolcuyu da bulmaya çalışıyor, yanındaki arkadaşlarına “O değil mi?” diye soruyordu. Blokhin’i bana göstermek istiyordu. Dünyanın en iyi futbolcusu olduğunu söylediği Sovyetler Birliği’nin milli futbolcusu Olek Blokhin de sahadaydı.
Bu hikayelerin yanı sıra kapalı bir kutu gibi olan Sovyetler Birliği’ni yıkılmadan önce sınırdan da olsa görme şansım oldu. Tıp doktoru olan annem Trabzon’da Kızılay kurumunun da doktoruydu. İşi gereği sıklıkla Artvin’de Sovyet sınırına yakın bölgelerde bulunan askeri birliklerimizi ziyaret ediyordu. Bir keresinde beni de birkaç gün sürecek böyle bir iş gezisinde yanına almıştı.
Sahilden Trabzon ve Rize’yi boydan boya geçip Artvin’e gidecek Hopa ve Borçka’daki askeri birliklerimizi ziyaret edecektik. Hopa ilçemizi ziyaretimiz esnasında tam sınır noktasında bulunan Sarp köyündeki karakola da uğradık.
Sahilde sınırın karşı tarafında yaklaşık 20-30 metre yüksekliğinde devasa bir merdiven şeklindeki bir yapı yükseliyordu. Karadeniz’e bakan bu yapının basamaklarında beyaz renkli “CCCP” yazısı okunuyordu. Bana denizcilere sınırı geçtiklerini işaret eden bir yapıymış gibi gelmişti. Yanında da orak çekiçli bir kızıl bayrak dalgalanıyordu.
Misafiri olduğumuz komutan bizi yanına alıp hakim bir tepeden sınır hattını gösterdi. Sarp ortadan ikiye bölünmüş tipik bir Karadeniz köyüydü. Karşılıklı iki yamaca kurulmuştu. Batıdaki yamaç bize doğudaki ise Sovyetler Birliğine aitti. Aradan da küçük bir dere geçiyordu. Sınırın iki yanındaki köy evleri birbirine o kadar yakındı ki insanlar fısıltıyla dahi birbirlerini duyabilirdi. Bu manzarayı görünce dünyanın iki düşman kutbunun bu kadar yakın olabileceğini aklım almamıştı.
Bölgeye sessizlik ve gizem hakimdi. Bir ara komutan Sovyet tarafındaki yamaçta yeşilliklerin arasında kamufle olmuş bir noktayı gösterdi ve “Bakın orada Rusların makineli tüfek yuvası var” dedi. O an var olan sakinliğe rağmen iki ülke olarak farklı bloklarda yaşadığımızı hatırlatan bir andı.
Biz askeri olarak çok hazırlıklıydık. Gezi esnasında sınır bölgesindeki onlarca birliği ziyaret ettik, askerlerimizi gördük. Askerlerimiz kalabalıktı, sağlıklıydı, güçlü ve kuvvetliydi. En dikkat çekici olanı ise çok disiplinlilerdi. Ülkemizin yıllarca süren emeği ve birikimiyle oluşturulmuş askeri araç ve mühimmat gözlerden uzak bir şekilde kamufle edilmişti. O küçük coğrafyada ülkemize ait bu denli büyük bir gücün vakur bir şekilde bekliyor olması gurur vericiydi.
1989 yılında Sovyet lideri Gorbaçov izin verince Sarp sınırı kapısı açıldı. Önce Sarp köyünün iki yanında zaten akraba olan insanlar birbirlerine kavuştu. Sonrasında ise küçücük garip arabalarla, külüstür otobüslerle esmer iri kıyım insanlar kucak dolusu ev eşyasıyla Türkiye’ye akın etmeye başladı. Açılan kapıdan ilk geçenler Gürcülerdi.
Akın edenler geldikçe Artvin Hopa’dan, Rize Pazar’a kadar uzanan sahil boyundaki insanlar gelen misafirlerin dilini anladıklarını fark ettiler. Gürcüler, Acarlar ve bizim Lazlar konuşarak anlaşabiliyorlardı. Anlaşamayanlar da zaten birkaç ay içinde birbirinin lisanını çat pat sökmüş oldu.
Gürcülerden sonra “gerçek Ruslar da” açılan kapıdan ülkemize girmeye başladı. Bu yeni misafirlerimiz daha sarı ve daha serinkanlıydı. Ancak çok yoksundular ve kılık kıyafetleri dökülüyordu. Kış günü solmuş bir tişört ve ince bir montla idare ediyorlardı. Konuşmalarından, oturup kalkmalarından eğitimli oldukları belli oluyordu, ama belli ki memleketlerindeki kazançları çok düşüktü.
Sınırdan geçenler bavul ticareti yapmak için geliyorlar, Rize ve Trabzon sokaklarında bavullarını açarak getirdiklerini satıyorlardı. Getirdikleri eşyaların fiyatları da memleketlerindeki kazançları gibi düşüktü. Zenit marka fotoğraf makineleri, gümüş aynalar, kamalar, vazolar, müzik aletleri, balıkçı oltaları, inşaat ve hırdavat malzemeleri, Moskovskaya ve daha önce hiç görmediğim büyüklükte neredeyse damacanaların içinde Stolichnaya votkalar gibi akla gelebilecek her türden eşya bavullarından çıkıyordu.
Farklı bir dünyadan, farklı bir ekonomik yapıdan bir akış vardı. Bavullardan çıkan eşyaların fiyatı ülkemizdekinin nerdeyse beşte biriydi. Buna rağmen bavul ticareti yapan Sovyet öğretmenler, doktorlar, hemşireler belki de bir günde memleketlerindeki bir aylık kazançlarını çıkarıyorlardı.
Onlar da bu ekonomik uçurumu görüyor ve şokunu yaşıyordu. Oturup kalkmasını bilen bu eğitimli insanlar biraz ezik ve biraz sinmiş vaziyette kimseye rahatsızlık vermeden sessizce bavullarında ne varsa satıyordu.
Benim Ruslardan aldığım ilk eşya Lenin rozetleriydi. Siyasi bir bağlılıktan ziyade yaşadığımız olağanüstü dönemin bir hatırası olarak alıyordum rozetleri. Dile kolay dünyaya hakim olma iddiasıyla kurulan Sovyetler Birliği dağılmak üzereydi.
Sokağın kenarında bavulunu açmış orta yaşlı, kirli sakallı zayıf bir Rus’a yaklaşıp bir gazete kağıdının üzerine serpmiş olduğu rozetleri göstererek “Lenin, Lenin!” diye seslendim. Adam çömeldiği yerden bana hafif bir tebessümle bakıp başını manalı bir şekilde sağa sola çevirdi. Belliydi ki geçti o günler demek istiyordu, üzülsün mü sevinsin mi bilemeden.
Beklendiği gibi Sarp sınır kapısı açıldıktan birkaç yıl sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Tüm dünya siyasetçileri ve akademisyenleri yüzyılın bu olayını analiz ederken Trabzonlu hemşerilerim sebebini hızla çözmüştü bile:
“La ne oldi! Sovyetler yıkildi he!”
“E gördüler haburalari, daha kim takar Sovyetleri!”
Sovyetler Birliği 1991 yılında dağıldıktan sonra bavul ticareti için gelenler o kadar arttı ki Trabzon Belediyesi Çömlekçi mahallesinde bu tür satışlar için adına Rus Pazarı denilen üstü kapalı bir alan bile inşa etti. Trabzonlular da iyice alışıyordu bu yeni komşularına. Kadın, erkek hepsi Rus Pazarına alışverişe geliyordu. Kent için neredeyse yeni bir sosyalleşme faaliyeti olmuştu bu alışverişler. Türkçe, Rusça, Gürcüce biraz da İngilizce pazarlıklar almış başını gidiyordu.
“Madam bu gaça?”
“Ori dolar!”
“Yok da o gada etmez! Niyet, iki denesi van dolar.”
Farklı dünyalardan gelen bu insanlar ilk şoku atlatıp birbirlerine alışınca aralarındaki alışveriş ilişkisi başka boyutlara da atlamaya başladı. Misafirlerin kadın erkek ilişkilerinde rahat bir kültürden gelmeleri, yerlilerin ise tutucu bir kültürde yaşıyor olmaları iki grup arasındaki maddi dengesizlikler ve misafirlerin yoksunluklarıyla birleşince para karşılığında oluşan gönül ilişkileri de ortaya çıkmaya başladı.
“Gönül ilişkisi” terimini özellikle kullanıyorum, çünkü işin içinde para ile satın alınmış bir ilişki olsa da böyle durumlarda yaşı kaç olursa olsun “Trabzonlu bir delikanlı” için gönülden sahiplenme duygusu mutlaka ortaya çıkardı. Bu ilişki kadın için memleketinde mesleğine göre 3-4 aylık kazancını bir gecede elde edeceği bir macera, yerli erkek içinse hayatında ilk defa flört etme, bir kadına çiçek alıp sohbet etme imkanıydı.
Artık bazı erkekler Rus Pazarına giderken kendilerine daha bir çeki düzen veriyor, hatta takım elbise giyip kravat takıyordu. Trabzon şehri değişik bir hal alıyordu. İnsanlar karşılıklı olarak birbirlerini anlayacak kadar zaman geçince yeni birliktelikler ve aileler ortaya çıkmaya başladı. Kimisi yıkılan başka yuvaların üzerine kurulmuş olsa da yeni yaşamlar doğuyordu.
Yörenin unutulmaz halk sanatçısı rahmetli Erkan Ocaklı bu sosyal değişimi türküsüyle ölümsüzleştiriyordu:
“Rusya’dan kızlar geldi
Doldu sahiller doldu
Bekarlara ne ise
Evlilere ne oldi
E Nataşa Nataşa
Kodun bizi ataşa
Çikardi bizi yoldan
Moskovali Nataşa!”

Volkan Gönenç
30 Aralık 2012
İstinye
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar