Tezgah

                                                                      

Bir cumartesi akşamı Beşiktaş Çarşısı yine iyice yükünü almış, sanki on binlerce İstanbulluyu sırtında taşıyordu. Öğrencisi, memuru, zengini, serserisi karıncalar gibi bir iskele tarafına, bir fulya tarafına doğru akıyordu.

Konfeksiyon mağazalarında yeni sezon kıyafetleri deneyenler, büfelerde dürüm dönerle karınlarını doyuranlar, birahanelerde neşelenenler, kız peşinde koşan delikanlılar ya da yeni erkek arkadaşı arayan genç kızlar İstanbul'un kalabalık ve maddiyatla beslenen havasına kendilerini kaptırmışlar cumartesi tatillerini son zerresine kadar tüketmeye çalışıyorlardı. Hepsinin ortak paydası ise dar vakitlerini dolu geçirme telaşıydı.
Bu kaos ortamına o an gökyüzünde süzülen bir martının gözünden bakabilmiş olsak her bireyi birbirinden farklı bu topluluğun "telaş" olan ortak paydasından dolayı, dingin bir ırmak gibi Çarşı Sokağından tek vücut halinde "sakince" süzülüp aktığını görebilecektik.
Bu güruhu nasıl anlatmak lazımdı! Şu ileride ay sonu kirasını toplamaya çalışan bir esnaf müşterisini türlü mübalağalarla dükkanına buyur ederken boş geçen tüm haftanın acısını müşteriden nasıl çıkarırım diye bileniyordu. Müşteri geri kalır mı! O da belli ki nazik bir şekilde ürün hakkında bilgi isterken nasıl da yalan söylüyor diye içinden satıcıya küfrediyordu. Hemen yan tarafta ise kaldırıma atılmış bir masada neşeyle bira içen bir grup vardı. Sokaktan geçen alkollü bir genç tökezleyip sandalyelerine çarpınca, sanki tüm gün eğlenmemişler de sinirlerini biriktirip sonunda patlamışlar gibi saldırı vaziyeti almışlardı.
Belli ki dışı renkli olan bu kalabalığın içi o kadar da renkli değildi. Peki yok muydu bu insan selinin içinde yitip gitmemek için tutunacak bir dal!
Köşede yolun kenarında tezgah açmış bir işportacı gözüme çarptı. Sanki bu dünyaya ait olmadığı için önünden akıp giden on binler fark etmiyorlardı varlığını. Tezgahının önünde kaldırıma oturmuş incecik vücudundan çıkan cılız sesini duymasam belki ben de fark etmeyecektim orada olduğunu. Yanındaki arkadaşıyla konuşuyordu.
"İşte bak inci gibi dizdim kalemleri, kolye gibi astım anahtarlıkları! Ben elimden geleni yaptım. Eh artık gerisi Allah'tan. Bugün işimiz güzel olur inşallah!" diyerek ilahi bir teslimiyet içerisinde nasibine boyun eğiyordu.
Yanındaki arkadaşı duymamıştı bile dediklerini. O çoktan pes etmiş, kulağını kapatmıştı umut dolu düşüncelere.
İşportacı ise gururla bakıyordu üzeri rengarenk kalemlerle, tırnak makaslarıyla ve anahtarlıklarla bezenmiş karton koliden yapılmış tezgahına. Sesi cılızdı, ama inancı büyüktü. Aslında o gün, on binlerin içindeki en güçlü sesti onunkisi.
Volkan Gönenç
26-Ağustos-2014
İstanbul

Bu yazı K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar