Trabzon’dan Amerika’ya 10.000 km
Uzaklardan iki adam beton pistin üstünde koşarak bana doğru geliyordu. Bağırdıklarını hissediyordum, ancak hiçbir şey duyamıyordum. Kulaklarım çok daha şiddetli tiz bir sesle doluydu. Adamlar ellerini havaya kaldırıp yumruk büyüklüğünde taşları hiddetle fırlatmaya başladılar. Derken kızıl, kahverengi köpekler ortaya çıktı. Fırlatılan taşlardan can havliyle kaçarak yayından kurtulmuş oklar misali dört bir yana dağılarak gözden kayboldular! Bildiğim bir yerdeydim. Şana mevkiindeki Trabzon Havaalanı pistinin tam ortasında tek başınaydım.
Gözlerimi açtığımda karşımda bir monitör belirdi. Ekranındaki uçak animasyonu atlas okyanusu üzerinde olduğumuzu gösteriyordu. Demek ki sıkıntılı bir rüya görmüşüm. Trabzon’dan havalanmadan önce uçakların güvenli iniş kalkışlarını sağlamak için pistteki başıboş köpekleri taş atarak kovalayan görevlilerden etkilenmiş olmalıydım. Başımı pencereden tarafa çevirdim, sudan yapılmış uçsuz bucaksız mavi bir kürenin üzerinde, güneşin ışıldattığı atmosferin içinde süzülüyorduk. Bu manzara beni az önceki rüyanın içimde yarattığı rahatsızlıktan kurtarıp derin bir huzura sevk etti. Semanın en üst mertebesinden gelen pırıl pırıl hüzmeler insana tatlı bir sonsuzluk ve özgürlük hissi veriyordu.
Acaba kaç saattir havadaydım diye merak ettim, ancak hesap edecek enerjiyi kendimde bulamadım. Zaten heyecandan gece hiç uyuyamamıştım. Bir aksilik olur da uyuya kalıp uçağı kaçırmayayım diye evde ne kadar saat varsa alarmlarını kurmuş, elbiselerimle yatağa uzanıp sabahı beklemiştim. Erkenden annem ve babamla bir daha ne zaman tekrar bir araya geleceğimize emin olmadan buruk bir şekilde vedalaşıp Trabzon’dan uçağa binmiş, İstanbul’da aktarma yapıp Amerika macerama başlamıştım.
Yanımda koridor tarafındaki koltukta genç bir kız oturuyordu. Uyandığımı görünce benimle selamlaştı ve konuşmaya başladı. Detroit şehrinde üniversiteye devam eden bir Türk öğrenciydi. Sohbetimiz esnasında belki başımı çevirip yüzüne bir veya iki kere bakmıştım, ancak kendisindeki yüksek özgüveni ve kuvvetli mantığı net olarak algılamaktaydım. Arada sırada diğer Amerikalı yolcularla da konuşuyordu, böylece İngilizcesinin ne kadar ileri düzeyde olduğunu fark edebilmiştim. Zaten Robert Koleji mezunuymuş. Çok açık görülüyordu ki kendini yetiştirme azmi yalnız başına yeterli olmuyor, insanın içindeki cevher ancak iyi bir eğitimle parıldıyordu.
Bir süre sonra yanımdan geçen hostesten bir içecek rica ettim ve monitördeki haritadan tam olarak nerede olduğumuzu çıkarmaya çalıştım. Gözlerime inanamıyordum çünkü Grönland’a doğru uçuyorduk. Nedendir bilmem, ama birden aklıma Titanic’in hazin hikayesi geldi. Hemen acaba bir aysberg görür müyüm diye pencereden dışarıya baktım. Gökyüzü bulutsuzdu ve altımızda göz alabildiğince deniz bulunuyordu. Aysberg görememiştim ama zavallı geminin yolcularına mezar olan okyanusu görmüştüm. Hayatımda ilk defa bir okyanus görüyordum. Okyanusta olan kazalarla ilgili aslında o kadar geçmişe gitmeye de gerek yoktu. Henüz bir ay önce bir TWA yolcu uçağı New York’tan kalktıktan sonra yüzlerce yolcusuyla düşüp yine bu sulara gömülmüştü!
Bu üzücü hikayeleri akla getirmenin yeri ve zamanı değil diyerek başka şeyler düşünmeye çalıştım ve içeceğimi yudumlayarak yaşadığım anın tadını çıkarmaya karar verdim. Son birkaç aydır yaşadıklarım gözümün önünden geçerken şimdi bir başka keyif alıyordum. Derecelendirme sınavlarında başarılı olmam, üniversiteye kabul edildiğimi bildiren mektubun gelişini mahallemizin postacısıyla kutlamam, babamın bana maddi destek sağlayacağını söylemesi ve yeni başlayacak olan hayatımla ilgili tatlı düşünceler zihnimde uçuşurken tekrar uykuya daldım.
Pilotun iniş anonsuyla uyandım. Sonunda Amerika’ya varmak üzereydim. İçimi büyük bir heyecan kaplamıştı, ancak bir o kadar da endişeliydim. Daha yolum çok uzundu. New York JFK havaalanında inecek, Delta Havayolları’na ait bir uçakla Georgia eyaletinin merkezi Atlanta’ya uçacak, orada bir uçak daha değiştirip Alabama eyaletine geçecektim. Trabzon’dan beri neredeyse 12 saattir seyahat etmekteydim ve beklemelerle birlikte daha gidilecek beş altı saatlik yolum vardı.
Beni en çok telaşlandıran ise New York havaalanındaki vaktimin darlığıydı. Uçak iner inmez pasaport işlemlerimi halledip valizlerimi almalı ve nasıl becereceksem koca JFK’ de servis otobüslerinden bir tanesine binip iç hatlar için işleyen terminallerin birinde Atlanta uçağını yakalamalıydım. Tüm bu işler için sadece bir saatim vardı.
Uçağın tekerlekleri piste değip inişimiz tamamlanırken ben de pencereden büyük bir merakla etrafa bakıyordum. Amerika’ya ait gördüğüm ilk şey park alanına yaklaşırken her iki elindeki bayraklarla uçağa yol gösteren, motorların gürültüsüne karşı kocaman sarı kulaklıklar takmış mavi iş tulumu içindeki bir siyahi görevliydi.
Bir kıta ve bir okyanus geçmiş olmanın verdiği yorgunluk ve şaşkınlıkla 1996 yılının sıcak bir Ağustos gününde New York, John Fitzgerald Kennedy havaalanına ayak bastım.
Daha önce benzerini hiç görmediğim derecede büyük havaalanında kaybolmuş gibiydim. Çevremle tüm etkileşimim kesilmişti. Bünyem alt üst olmuştu. Gözlerim sadece yolumun üzerindeki tabelalardaki yönlendirmeleri takip edebiliyordu. Sanki onlarca uyuşturucu hap almış gibiydim. Bavullarım elimdeydi ama onları nasıl aldığımı hatırlamıyordum bile. Pasaport kontrolünden geçtim mi, yoksa geçecek miydim emin değildim. Sonradan öğrendim ki jet sendromunun (jet lag) etkisi altındaydım. Kapıların birinden geçerken oturduğu iskemleden bana Amerika’da ne işin var diye soran yaşlı bir memura “Öğrenciyim ben” diyerek ülkeye resmen giriş yaptığımı zar zor hatırlıyorum.
Devasa terminalin içindeki insan akışını takip edip kendimi dışarı attım. İç hatlar terminali için bir otobüse binmem gerektiğini Türkiye’de söylemişlerdi ama belki böyle onlarca terminal vardı. Hangi otobüse binecektim? O sersemlemiş halimle düşünemiyordum bile. Sonunda en iyi çözümün sormak olduğunu düşünerek elimdeki bileti gelene geçene uzatmaya başladım. Konuşmaya dahi takatim yoktu. Bileti gösteriyor sadece neresi diye sorabiliyordum. En nihayetinde nasıl oldu bilmem ama kendimi bir otobüsün içinde siyahi şişman bir kadın sürücünün yanında buldum. Kısa bir sürüşten sonra kadın terminallerin birinde otobüsü durdurdu ve gitmem gereken yönü işaret etti. Bildiğim İngilizceyi de unutmuştum sanki, insanlarla sadece işaretlerle anlaşabiliyordum.
Delta havaalanı kontuarında işlem yaptırmak için sıraya girdiğimde zorlu etaplardan birini atlattığım için seviniyordum, ancak sevincim çok uzun sürmedi. Önümde Amerika’nın dört bir yanına uçacak onlarca insan sıradaydı ve benim uçağımın kalkmasına yarım saat ya var ya yoktu. Henüz valizlerimi dahi teslim etmemiştim. Arada sırada görevliler sıradaki biz yolculara bir şeyler söylüyorlar, sonrasında da insanlar öne veya arkaya doğru sıralarını değiştiriyorlardı, ama ben konuşulanlardan hiçbir şey anlamıyordum. Uçağı kaçırmak üzereydim. Sonunda görevlilerden bir tanesinin yanına gittim ve ne yapmam gerektiğini sormak için ağzımı açtım ve öylece kalakaldım. Resmen İngilizce konuşamıyordum. Adam bana, bende ağzım açık ona bakıyordum. Bir süre sonra gülümseyerek kibarca yanımdan ayrıldı. Sanırım görevliler bu gibi jet sendromu etkilerine alışkınlardı.
Artık sıradan da çıkmıştım. Uçağın kalkmasına on beş dakika vardı ve benim uçağı kaçırdığım kesinleşmişti. Tam bir şaşkın ördek gibiydim. Atlanta uçağını kaçırdığıma göre devam edeceğim Huntsville, Alabama uçağını da kaçırmış olduğumu düşünme becerisini gösterebilmiştim, ama hiç de endişeli değildim. Bu jet sendromu tüm hislerimi, tüm duyularımı alıp götürmüştü.
Amerika’daki ilk saatlerim şanssız geçiyordu. Ne yapmam gerektiğini anlamak için etrafta dolaşan görevli kadınlardan birine o gün daha önce defalarca yaptığım gibi elimi uzatıp biletimi gösterdim. Artık konuşmak için kendimi zorlamıyordum bile. Kaderime teslim olmuştum. Çok param yoktu ama ne yapalım yeni biletler alacak ve yoluma devam edecektim. Kadın görevli de benimle konuşmadan (belki konuşuyordu ama ben hissetmiyordum) kontuarların birine yöneldi ve bir süre sonra bana biletleri geri verdi. Ertesi gün gelmemi söylüyordu. İyice şaşkına dönmüştüm. Herhangi bir ücret istemeden tüm biletlerimi değiştirmişti.
Terminalin önünde sarı bir taksi işaretim üzerine durdu ve içindeki şoför valizlerimi bagaja koymak için arabasından inerken bana “Hey, Alaska’dan mı geliyorsun?” diye gülerek seslendi. Çok sempatik siyahi bir adamdı. Sonradan fark ettim ki bavuluma sığdıramadığımdan dolayı giyinip geldiğim Caterpillar botlarımdan ötürü bana takılıyordu. Bense ilk başta sorusundaki espriyi anlamadan “Hayır, Türkiye’den geliyorum” diye cevap vermiştim ve bu sefer de anlamama sırası bu sevimli şoföre gelmişti!
Çok geç olmadan birkaç gün içinde orta veya daha alt sınıf Amerikalılara konuşurken Türkiye’den geliyorum veya Türkiyeliyim dememenin daha uygun olacağını fark ettim. O yıllarda bu şekilde söylendiğinde karşınızdakilerin aklına ilk olarak Türkiye sözcüğünün İngilizcedeki eş seslisi hindi sözcüğü geldiği için biran için afallayıp, hayretle gözlerinizin içine bakarlardı. Herhalde “hindiyim” veya “hindiden geliyorum” gibi bir şey anlıyorlardı ilk duyduklarında. En iyisi Türküm veya İstanbul’dan geliyorum demekti. O zaman diyaloglar çok daha sağlıklı başlıyordu. Aksi taktirde benim taksi şoförüne yaptığım gibi Türkiye’nin ne olduğunu anlatmak için kısa bir coğrafya dersi vermeniz gerekiyordu ki bu da dünyayı genelde Kuzey Amerika kıtasından ibaret sayan sıradan Amerikalılar için ayrı bir eziyetti.
Takside şoförle sohbet etmeye başladık. Daha ziyade adam konuşuyor ben dinliyordum. Alabama’ya gittiğimi duyunca oldukça şaşırdı. Ben neden bu kadar şaşırdığını sorunca o bölgenin ırkçılıkla ilgili kötü bir şöhreti olduğundan üstü kapalı bir şekilde bahsetti. Sanırım hassas bir konuya temas ediyorduk. Türkiye’de ırk ayrımı ancak filmlerde görülebilecek bir olgu olduğundan o an benim için empati yapmak pek mümkün olmuyordu, fakat şimdi bulunduğum bu ülkede konunun siyahlar tarafından içselleştirilmiş olduğu hemen hissediliyordu.
Havaalanı çevresinde makul fiyatlı bir otel aramaya başladık. Filmlerde gördüğüm Amerika’ya benzer bir manzaraya henüz rastlamamıştım. Trafik sıkıştığında beyzbol şapkalı siyahi gençler yolların ortasında belirip tek elleriyle tuttukları üç dört adet porno video kasetleri yelpaze gibi açıp kapatarak yoldan geçen arabalara satmaya çalışıyorlardı.
Önceden rezervasyon yaptırmadığımdan, taksi yolumuzun üstündeki otellerde duruyor, ben de inip boş oda olup olmadığını soruyordum. Birkaç denemeden sonra Ramada Oteli’nde boş bir oda buldum ve hemen dönüp taksi şoförüne borcumu sordum. Neşeli şoförüm tüm sevimliliğiyle “On dolar, bir dolar da bahşiş alacağım” diye cevap verdi.
Resepsiyonda ertesi sabah saat beşte otelin servisi beni alıp havaalanına bırakacak şekilde sözleştikten sonra odama çıktım. Valizlerimi çok kibar bir görevli taşıyordu. Takside edindiğim bahşiş tecrübesinden sonra ona da bir dolar vererek kim bilir kaç saat sonra dinlenmeye çekilebildim.
Oteldeki istirahatim çok kısa sürdü ve sabah henüz gün doğmadan JFK havaalanına tekrar geldim. Sadece bir hafta önce Atlanta’da yaz olimpiyatları yapıldığından hava trafiğinde hala yoğunluk vardı, fakat bu sefer herhangi bir aksaklık yaşamadan uçağa binmeyi başardım.
Atlanta havaalanına vardığımda hoş bir sürpriz oldu. Beni Huntsville’e götürecek uçağı ararken Alabama’da benimle aynı üniversitede okuyan öğrencilerle karşılaştım. Onlar da yorgunluktan bitkin durumdaydı ancak ben tüm yorgunluğumuza rağmen kendilerinden üniversite ve bulunduğu şehir hakkında bilgi almak istiyor ve sürekli sorular soruyordum.
Çocukların hepsi birkaç yıldır Amerika’da yaşıyorlardı ve anlattıkları her şey benim için çok önemliydi. Tabi bu sohbet yeni arkadaşlarım için o kadar ilginç değildi, özellikle de bu yorgunlukta! Bir tanesi bir konuyu izah ederken Walmart’a gidersin deyince “Walmart nedir?” diye sorma gafletinde bulundum ve bu sorum zoraki diyaloğumuzun bitmesine yol açtı. Çocuklar alaycı bir gülümsemeyle bana bakarak “Tamam abi sen nasılsa öğrenirsin, canını sıkma. Şimdi biraz dinlenelim” diyerek sohbetimizi sonlandırdı.
Huntsville havaalanı JFK ve Atlanta havaalanlarıyla karşılaştırılmayacak kadar küçük bir hava alanıydı ve aslında bu sebeple kendimi daha rahat hissediyordum. Kaybolmama imkân yoktu. Valizlerimi beklerken dönen bandın üzerinde doluluktan patlamış bir bavul gördüm. Bavulun kapağındaki yırtıktan dışarıya toz deterjan sızıyordu. Çok Türk olmalı bu şehirde diyerek gülümsedim!
Volkan Gönenç
Ağustos 2012
İstinye
Not: Fotoğraflar 1996 yılının Ağustos ayında Trabzon'dan ABD'ye gitmek üzere annemle vedalaşırken ve uçağa binerken çekildi. Bu fotoğraflar çekildikten sonraki 2 yıl boyunca anne ve babamla yüz yüze görüşme imkanımız olamadı.
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.


Yorumlar
Yorum Gönder