Sümela Senin de Adındır


Sümela Manastırı’nın adını duymayan yoktur.  Malum bu yapı Trabzon’un şöhreti tüm dünyaya yayılmış bir kültür varlığıdır. Bu sebeple 1970’li yılların başından beri Trabzon’daki evimize ne zaman şehir dışından misafirlerimiz gelse onları Sümela’ya götürmek bir aile geleneğimiz ve hatta vazifemiz olmuştur.

Tahminim o ki Trabzon’da geçirdiğim çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım boyunca 50 seferden fazla Sümela’ya çıkmışımdır. Çıkmışımdır diyorum çünkü o yıllarda tepesindeki kayalık yamaca oyulmuş bu manastırın bulunduğu dağa uzun ve dolambaçlı bir patikadan çıkmak gerekiyordu. Zorlu, ama muhteşem yeşillikler içinde geçen büyülü bir yolculuktu bu.

Bu büyülü yolculukların hikayesini anlatmadan önce gelin mucizeler barındırın manastırın kuruluş hikayesine bakalım:     

Milattan sonra 385 yılında Atinalı iki papaz olan Barnabas ve yeğeni Sophronios bir gece rüyalarında Hz. Meryem’i görmüşler. Meryem Ana onlardan Trabzon’daki Karadağlara gitmelerini ve orada dört İncil’den birinin yazarı olan Aziz Lukas’ın yapmış olduğu kayıp Meryem ikonasını bulmalarını istemiş. Ayrıca, Hz. Meryem papazlara ikonanın bulunduğu kayada bir tapınak yapmalarını da öğütlemiş. Rivayete göre Aziz Lukas’ın yapmış olduğu bu ikona çok daha önceden Karadağlara melekler yardımıyla uçarak gelmiş.

İki keşiş Trabzon’a deniz yoluyla gitmişler. Orada kendilerini karşılayıp tabi olan yerlilerle birlikte kemençeler eşliğinde Maçka’ya (Matzuka, Ματσούκα) ve sonrasında Altındere (İskalita, Σκαλίτα) Vadisi’ne yönelerek bu vadinin sonundaki Karadağ’a varmışlar.

İki papaz rüyalarında Meryem Ana’nın kendilerine tarif ettiği şekilde Karadağ’ın yamaçlarına çıkıp bir kayanın kovuğunda Aziz Lukas’ın yapmış olduğu ikonayı elleriyle koymuş gibi bulmuşlar ve orada daha sonra manastır olacak kiliseyi inşa etmişler.

Modern Yunancada siyah anlamına gelen mavros (μαύρος) kelimesi antik Yunancada melas (μέλας) olarak kullanılmaktaydı ve manastırın bulunduğu dağ da Karadağ anlamında Mela Dağı olarak anılmaktaydı.

İşte böylece Mela Dağı’nda günümüzden on altı asır önce Ortodoks Hıristiyanlar için kutsiyeti en üst mertebede olan bir manastır inşa edilmiş oldu. Manastır Yunancada “Mela’da” anlamına gelen “sto Mela” (στο Μέλα) kelimeleriyle adlandırılmıştı. Bu kelimeler ise zamanla değişikliğe uğrayarak günümüze Sümela olarak geldi. (1)

Kuruluş hikayesi de işte böyle büyülü olan bu manastıra 1970’li yılların başında büyülü güzellikler içinde yaptığımız tırmanışlarla ulaşırdık. Bizi kuş cıvıltıları eşliğinde manastıra çıkaran patika yeşilin her tonuyla süslü olurdu.  Çevremizi kuşatan ladin ve kayın ağaçlarının dalları arasına gizlenmiş saksağanlar ve ağaçkakanlar diğer kuşların verdiği ahenkli konsere aldırmadan kendi ezgilerini söylerdi. Dolambaçlı patikadan güçlükle yükseklere çıksak da aşağılarda kalan Altıntaş deresinden gelen serin zerreler bizi zindeleştirirdi.

Etrafımızdaki yeşillikler içinde ben eğrelti otlarını toplamayı çok severdim. Onları kitaplarımın arasına koyup kuruturdum. Bazen de büyüklerime yazdığım bayram ve yılbaşı tebrik kartlarının içine bantlayıp süs yapardım. Hala kütüphanemde kitaplarımın arasında 50 sene öncesinden kalma, kurumuş eğrelti otları vardır.  

Neredeyse 1 saat süren bu meşakkatli tırmanıştan sonra tepenin yamacındaki kayalıklar ve onun içine oyulmuş manastırın kalıntıları görülürdü.

1970’li yılların başında manastır gerçekten harap vaziyetteydi. Köhnemiş dış duvarları ayaktaydı, ama içi büyük ölçüde yıkıktı. Dar bir merdivenle ulaşılan manastırın kapısı açık olduğu gibi kapıda nöbetçi de yoktu. Dağın tepesine ulaşmayı başarabilen herkes elini kolunu sallayarak içeri girebiliyordu.

Taş bir merdivenle çıkılan manastırın kapısından içeri girdiğinizde ayaklarınızın altında çatıları yıkılmış odacıklar ve kayalara oyulmuş şapeller sizi karşılıyordu. Tüm duvarlar İncil’deki ayetlerin tasvir edildiği renkleri solmuş fresklerle kaplıydı. Ancak manastır korunmasız bir şekilde kendi haline bırakıldığı için bu dini freskler büyük bir tahribata uğramıştı. Duvarlardaki freskler üzerlerine kazınmış Türkçe ve yabancı lisanlardaki isimlerle ve tarihlerle doluydu. Hatta bazı tarihler manastırın aktif olduğu 1800’lü yıllara kadar gidiyordu.

Bazı freskler kare ve dikdörtgen şeklinde kazınıp yerlerinden çıkarılmıştı. Bunları ya defineciler satmak için kazıyordu ya da Hristiyanlar ikona olarak kullanıp dua etmek için kesip götürüyordu. Hatta duvar sıvasındaki Hz. İsa ve Meryem Ana fresklerini söküp evlerinde onları bir bardak suda eriterek hastalıklarına şifa olsun diye içenler olduğu da söyleniyordu. 

Birçok fresk de kurşunla tahrip edilmişti. Cehaletten dolayı bazı ne yaptığını bilmeyenler fresklerdeki peygamberleri ve azizleri nişangah olarak kullanıp tabancayla delik deşik etmişlerdi. Sonunda yapılan bu tahribat geleceğe ibret alınacak bir miras olarak kalmıştı.

Şifa arayanların da manastırı ziyaret etmelerine çok şahit oldum. Ben kendi gözlerimle başı bağlı Müslüman kadınların manastırın ayazma bölümünde dağın tepesindeki bir kayadan tane tane damlayan suyun altına başlarını uzattıklarını, kollarını ve yüzlerini mesh ettiklerini gördüm. Böyle yaparak dertlerine derman arıyorlar ve sonra yüzlerine yerleşen bir tebessümle umut dolu olarak evlerine geri dönüyorlardı.

1980’li yıllara geldiğimizde manastıra girişler kontrollü hale geldi. Artık içeriye bilet alarak giriyorduk. Bazen içeride görevli bir rehber oluyordu ve ondan manastırın tarihçesi hakkında bilgi alıyorduk. Bir tanesinden çok ilginç bir şey öğrendiğimi hatırlıyorum:

Zamanın etkisiyle ve insan eliyle tahrip olmuş fresklerin sıvasının altında başka bir fresk katmanı daha vardı. Rehber bize bunu duvardaki örneklerle gösterdi. Alttaki katman daha eski olmasına rağmen içerdiği freskler dış etkilerden korunduğu için daha canlı renkler ihtiva ediyordu. Bir dönem geçmiş ve eski freskler yumurta akıyla yapılan bir harçla sıvanıp üzerine başka bir döneme ait freskler çizilmişti.

Başta da belirttiğim gibi Sümela’nın hikayesi büyülüydü. Şöyle ki 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasıyla karar verilen mübadele neticesinde manastırdaki keşişlerin de Yunanistan’a gitmeleri gerekmişti. Ancak keşişler yüzyıllardır sakladıkları Aziz Lukas’ın kendi eliyle yaptığı ikonayı mübadelenin karışık ortamında yanlarında güvenle götüremeyeceklerini düşünmüşler ve çare olarak onu gizlice Sümela Manastırı’nın yaklaşık 1 km güneyindeki Aya Varvara (Αγία Βαρβάρα) Kilisesine gömmüşlerdi.

İşte böylece Aziz Lukas’ın kendi eliyle yaptığı ikonanın akıbeti bir sır olarak kalmış, ta ki 1931 yılına gelene kadar. O yıl Yunanistan Başbakanı Venizelos Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı İsmet İnönü’den özel bir izin almış ve Sümela Manastırı’nda görev yapmış birkaç keşişi Trabzon’a göndermiş. Keşişler Türkiye Cumhuriyeti devlet yetkililerinin nezaretinde ikonayı gömdükleri yerden çıkarıp Yunanistan’a geri götürmüşler. (1)

Sümela bugün hala Yunanistan’da mübadele döneminde Türkiye’den göçmüş Karadenizliler tarafından özlemle hatırlanmakta ve büyük saygı görmektedir.  Geçmişte Sümela için söylenen şarkılar hala Yunanistan’da dillerdedir. Bunlardan en meşhur olanlardan birisini burada paylaşalım:

Sümela Meryem Ana’nın adıdır,

Sümela senin de adındır.

Sen dua et Meryem Ana’ya,

O da gelecektir sana.

 

Σουμέλα λεν' την Παναγιά,

Σουμέλα λεν' και σέναν.

Θα προσκυνώ την παναγιά,

Κι έρχουμαι με τ'εσέναν. (2)

 

Görüldüğü gibi hikayesi büyülü ve maceralı olan Sümela manastırına ziyaretler de bizim çocukluğumuzda maceralı olmaktaydı. El değmemiş doğanın içinde gerçekleşen meşakkatli bir tırmanışın ardından dinler tarihinin derinliklerine yapılan ziyaretten sonra dağdan inişler de bu zorlu ziyareti başarmış olmanın verdiği hazla neşeli olmaktaydı. Tabi inişin çıkıştan daha kolay olması da neşemize neşe katmaktaydı.

Patikadan inip kulağı okşayan bir uğultuyla akan Altıntaş deresine ulaştığımızda yemek yiyip, yorgunluk atma vaktimiz de gelmiş demekti. Annem ve babam misafirlerimizle birlikte mangalda yemekleri pişirir, biz çocuklar da yeşilliklerin üzerinde top oynardık.

O yıllarda bugüne göre çok daha az yabancı turist manastırı ziyarete gelirdi ve gelenler de genellikle Alman olurdu. Top oynadığım çayırın yan tarafında beyaz bir turist otobüsü vardı.  Heyecan içinde bağıra çağıra kendimi oyuna kaptırmışken bir elin kıvırcık saçlarıma bastırıp beni tuttuğunu hissettim.

Başımı kaldırıp baktığımda bir çift mavi göz dikkatle bana bakıyordu. Beni tutan elin sahibi de kıvırcık saçlıydı, ama saçları pamuk gibi bembeyaz olmuş yaşlı bir Alman kadındı. Diğer eliyle bana bir sakız uzattı ve gitti. Sakızı ağzıma atıp çiğnediğimde daha önce hiç tatmadığım lezzette meyveler ağzıma dolmuştu bile. Bu sakız da büyülü olmalıydı.

 

Volkan Gönenç

3 Ağustos 2024

Kadıköy   

1.      Gönenç Volkan. Pontus’un Kayıp Kiliseleri

2.      Şarkının linki:

https://www.youtube.com/watch?v=CcOnICGcOG8

 Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.

Yorumlar

Popüler Yayınlar