Trabzon’da İlk Travma- 5 Mayıs 1996 Trabzonspor-Fenerbahçe Maçı
Herkes bilir ki Trabzon şehri Trabzonspor’la yaşar. Şehirde başka hiçbir sosyal olgu şehrin bordo mavi renklerle simgeleşmiş futbol takımının önüne geçemez. Ne kadar şanslıyım ki benim Trabzon’daki çocukluğum Trabzonspor’un Türkiye liglerinde ilk defa parladığı ve başka hiçbir takımın tarihinde olmadığı şekilde peş peşe şampiyon olduğu 1970’li ve 80’li yıllara denk gelmiştir.
İçinden çıktığı coğrafyanın ve insanlarının en tipik özelliğini yansıtmasından dolayı “Karadeniz Fırtınası” olarak adlandırılan Trabzonspor o yıllardaki başarılarıyla tüm Trabzonlulara yeni bir kimlik kazandırmış ve bir özgüven patlaması yaşatmıştı. İş spor dairesinden çıkmış ve sosyal bir devrim halini almıştı. Kadın olsun, erkek olsun damarlarından doğruluk akan eski Trabzonluların bir sureti haline gelmişti Trabzonspor.
Artık rakip oyuncuya atılan her bir çalım sanki tüm Trabzonluların hak etmeden muktedir olanlara attığı bir şamar, rakip takıma atılan her bir gol ise tüm Trabzonluların haksızlıklara karşı attığı Türkiye’yi titreten bir çığlık olmuştu. Gelinen noktada şehir Trabzonspor’la nefes alıyor, Trabzonspor’la hayat buluyordu.
Ne var ki Trabzonspor’un 1984 yılına kadar devam eden şampiyonluk serisi 1996 yılına gelene dek uzun bir ara vermişti. 1984 yılındaki o son şampiyonluk artık hafızalarda özlemle hatırlanan bir anı olarak kalmıştı: O şampiyonluk gününde nasıl da uçurulmuştu yüzlerce güvercin Karadeniz mavisi göklere! O güneşli ilkbahar gününde, nasıl da boyamıştı binlerce balon gökleri bordo mavi renklere! Avni Aker’deki tezahüratlar nasıl da kaplamıştı tüm semayı!
“Rio de Janeiro’da böylesi olmaz!” diyordu bazıları. Maraş caddesinden hava atılan silah sesleri geliyordu. Stadyumdan çıkan kalabalık Uzun Sokak’a ulaşmış, ellerinde bayraklarla Meydan’a doğru akıyordu. Tam bir karnaval yaşanıyordu.
Ben de o gün 14 yaşında bir ortaokul talebesi olarak rahmetli annemin Uzun Sokaktaki muayenesinden kutlamaları izliyordum. Şimdi olduğu gibi o yıllarda da iki takım tutardım: Rahmetli babamın takımı olduğundan dolayı Fenerbahçe’yi, yaşadığım ve çok sevdiğim şehirden dolayı da Trabzonspor’u.
Kutlamalara katılmak için muayenehaneden çıkıp Taksim Meydanı’na doğru yürüdüm. O sırada sınıf arkadaşım Gökhan’ı gördüm. Bana bakıp sevinçle el sallıyor “Şampiyonuz!” diyordu.
1996 yılına geldiğimizde işte böyle herkesin hatıralarının bir köşesinde kalmıştı o son şampiyonluk. Yıllar boyu süregelen başarısızlıkların verdiği yılgınlıkla yeniden şampiyon olmak erişilmesi imkansız bir rüya gibiydi.
Ancak o sene umut görünmüştü. Trabzonspor ligi önde götürüyordu. Arkasından gelen Fenerbahçe son haftalarda aradaki puan farkını azaltsa da Trabzonspor lig bitimine 2 hafta kala Trabzon’da oynanacak olan Fenerbahçe maçını kaybetmezse rakibinin önünde ligi şampiyon bitirebilecekti.
Bu önemli maç öncesi tüm şehir süsleniyordu. Uzun Sokak ve Maraş Caddesi bordo mavi bayraklarla tamamen kaplanmıştı. Bayrakların ve süslemelerin yoğunluğundan dolayı güneş ışıkları sokaklara bordo mavi renklerde süzülüyordu. Bazı binaların arasına gerilen iplere üzerinde “Fener’in Ruhuna Fatiha” yazılı sarı lacivert renkli tabut maketleri asılmıştı. Tüm şehir kenetlenmiş, coşkuyla maçın oynanacağı 5 Mayıs gününü bekliyordu.
Rahmetli babam tüm bu olup biteni sessizlik içerisinde izliyordu. Bana maç için bir bilet vermişti. Kendisi Fenerbahçeliydi, ama maça gitmek istemiyordu. Benim gönlüm ise şehrin atmosferinden ve arkadaşlarımın heyecanından etkilenmemden dolayı Trabzonspor’dan yanaydı. Ortada12 yıldır şampiyon olamamış bir takım ve koca bir şehir vardı. Artık kavuşsunlar istiyordum şampiyonluğa.
Maçın oynanacağı günün sabahı heyecan içinde erkenden kalkıp Söğütlü mevkindeki evimizden Trabzon’a gitmek üzere Akçaabat’tan gelen dolmuşlardan birine bindim. Maçın başlamasına belki 10 saatten fazla vardı, ama ben şimdiden maç heyecanı içerisindeydim. Sahil yolundan Yenimahalle’ye ulaşınca dolmuştan indim ve Avni Aker’e doğru yürümeye başladım. Vakit çok erken olduğu için henüz maç kargaşası bastırmamıştı ve ortalık sakindi. Yolda karşıma çıkan tek kişi karaborsa bilet satmak isteyen bir gençti.
Stadyuma vardığımda güvenlik önlemlerinin çoktan alınmış olduğunu gördüm. Birazdan büyük bir kalabalık ve kargaşa ortamın oluşacağını tahmin ediyordum ve o yüzden hemen sıraya girmek istiyordum.
Stadın güneye bakan cephesine bakan yolda yürürken arkadaşım Celal’i gördüm ve hızlıca yanına gittim. Karşılaştığımıza ikimiz de çok sevinmiştik. Artık maç başlayana dek geçecek onca saat boyunca birbirimize arkadaşlık edebilecektik.
Celal’in bileti de açık tribün içindi. Birlikte sıra olmak için giriş kapılarına doğru yöneldik. Ancak polis güvenlik gerekçesiyle bizleri kapılara yaklaştırmıyordu. Avni Aker’in amatör maçların oynandığı Yavuz Selim stadına bakan tarafındaki avluda bir kalabalık oluşturmaya başladık. Maç sırasına girmek için gelen herkes bu alanda birikiyordu. Zamanla kalabalık iyice arttı. Polisler bir insan zinciri oluşturmuş ve kalabalığın önünü kesiyordu. Ancak seyirciler gelmeye devam ettikçe o dar alanda bir izdiham oluştu. Arka taraftan binlerce insan stada girmek için geliyor ön tarafta ise polisler kalabalığın önünde set çekiyordu. Ezilmeler başladı.
Etrafımda kalabalığın içinde sıkışmış başlarını yukarı kaldırarak nefes almaya çalışan insanları görüyordum. Celal’in boyu 1,90 benimki de 1,80’in üzerindeydi. O sebeple nefes alma imkanı bulabiliyorduk, ama etrafımızda çok sıkıntı çeken insanlar vardı. Arkadan gelenlerin tazyiki arttıkça göğüs kafesimdeki baskıdan oluşan acı da artıyordu.
Biranda bir kopuş ve öne doğru ani bir hareket oldu. Belli ki ön taraftaki set dağılmıştı. Kalabalık arkadan gelen tazyikle bir sel olup kontrolsüz bir biçimde akmaya başladı. Yere düşenleri, ezilenleri korkuyla izliyor ve kendim de düşmemek için tüm maharetimi kullanıyordum. Bir ara önümde Celal’i fark ettim. Gözlerinin akı dehşet içinde açılmıştı. Kalabalığın etkisiyle akış yönünün tersine dönen vücuduyla geri geri gidiyor elleriyle dengesini sağlamaya çalışıyordu.
Birden aklıma üzerinde bulunduğumuz avlunun sonundaki merdivenler geldi. Bulunduğumuz o noktadan görülmüyorlardı, ama avlunun sonunda stadın kapılarına inen çok yüksek bir merdiven vardı. Hepimiz bir bütün olmuş tıpkı coşkun bir nehrin şelaleden akmak üzere ilerlediği gibi o merdivenlere doğru akıyorduk.
Merdivenlere yaklaştıkça öndeki safların sırayla patır patır döküldüğünü görebiliyordum. O an ben de düşeceğim endişesiyle içimi bir korku kapladı. Kendimi kollamalıydım. Merdivenin ilk basamağına ulaşınca sağ bacağımı olabildiğince açarak ulaşabileceğim en alttaki basamağa atladım. Amacım bacaklarım birbirine dolaşmadan birkaç adımda merdivenleri atlaya zıplaya inmekti ve çok şükür düşündüğüm gibi kazasız bir şekilde inebildim.
Artık giriş kapılarını görebiliyordum. Kalabalığın içinde kapılara mümkün olan en yakın noktada yerimi sağlamlaştırdım. Gözlerimle Celal’i arıyordum, ama göremiyordum. Nasılsa stada girince bulurum diyerek kalabalıkla birlikte beklemeye başladım.
Birkaç saat sonra kapılar açıldı ve tüm kalabalık neşeyle stada girdik. Hepimizin rüyası gerçek olmuştu! Artık stattaydık.
Tüm stadı inleten elektro gitarla çalınan bir kolbastı havasının eşliğinde açık tribünün Erdoğdu tarafındaki üst sıralarına doğru çıkmaya başladım. Birkaç basamak sonra ilerimde Celal’i gördüm. O da içeri girmeyi başarmıştı. Böylece tekrar buluşmuş olduk.
Stat doldukça tribünlerdeki seyircilerin tezahüratları da artıyordu. Bazı taraftar liderleri ve amigolar “Sesinizi maça saklayın!” diye tavsiyede bulunsa da insanların coşkusuna engel olmanın imkanı yoktu.
O sırada kapalı tribün tarafında Şenol Güneş belirdi. Trabzonspor’un efsane kaptanı ve sevilen teknik direktörü yeşil sahayı inceliyordu. Bunu gören açık tribündeki taraftarlar Şenol’a doğru çılgınca tezahürat yapmaya başladı. Şenol da sahanın ortasına doğru koşarak taraftarlara karşılık verdi. Artık yer gök alkışlarla ve “Şampiyon Trabzon” nidalarıyla inliyordu.
Rahmetli babam Şenol Güneş’i severdi. 1970’li yıllarda kendisi stadyumun hemen yanı başındaki Trabzon Numune Hastanesi’nde doktorken Trabzonsporlu futbolcular sporcu sakatlıklarını bu hastanede tedavi ettirirlermiş. Fizik tedavi ve romatizmal hastalıklar mütehassısı olan babam da sıklıkla kendisine gelen futbolcuların rahatsızlıklarıyla ilgilenirmiş. Rahmetli babam hep Şenol’un çok akıllı biri olduğunu, ancak belinde süreğen bir sakatlığı olduğunu söylerdi.
Şenol Güneş futbolculuk döneminde çok mütevazi bir insandı. Halkın içinde olan biriydi. Şehirde herkesin bildiği sarı bir tosbağa Volkswagen’i vardı. Babam sabahları beni ve kardeşimi arabasıyla Kanuni Ortaokulu’na bırakmak için Çömlekçi ’den Hacı Kasım yokuşuna doğru çıkarken tabelasında Şenol Cam Ticaret yazan bir dükkanın önünde Şenol’u sabahın o erken saatinde bir taburenin üstünde oturur, esnaf arkadaşlarıyla sohbet ederken görürdük. Babam kornayla onu selamlar, o da gülümseyerek selamını alırdı.
Şenol’un sahada görünüşünün ardından ortaya çıkan tezahürat tufanının bir eşi o anı stadyumda yaşayan bizler için dünyada olamaz gibi geliyordu. Stadyumdaki herkes şampiyonluğa kilitlenmişti.
Birdenbire o ana kadar boş olan Erdoğdu tarafındaki kale arkasına dışarıdan koşarak insanlar girmeye başladı. Ellerini, kollarını açmış halde tribünün dört bir yanına doğru bağırarak anlamsızca koşan insanlardı bunlar. Bir tanesi kale arkası tribünün o an neredeyse 20 bin kişi barındıran açık tribünle kesiştiği noktaya geldi ve elindeki içi dolu plastik ayran bardağını açık tribündeki kalabalığa doğru fırlattı.
Kendilerini şampiyonluk tezahüratına kaptırmış olan Trabzonsporlu taraftarlar önce ne olduğunu algılayamadı. Kale arkasında sarı lacivert renkli bayraklar dalgalanmaya başlayınca durum anlaşılmıştı. Misafir takım seyircileri gelmişti.
Kendilerine ayrılan tribünde yerlerini alan Fenerbahçeli taraftarlar hiç tereddüt etmeden tribünün önündeki tellere asılmış bordo mavi renkli pankartları söküp kendi pankartlarını astılar. Ardından rakip taraftarlarının sayıca ezici üstünlüğe aldırmadan tahrik edercesine saldırgan bir şekilde tezahürata başladılar.
O ana kadar tek düşünceleri kendi takımları ve kendi şampiyonlukları olan Trabzonsporlu taraftarlar Fenerlilerin bu tahriklerinden dolayı kısa süren bir şok yaşadılar. Tahmin ediyordum ki stattaki herkes Fenerbahçelilerin misafirliklerini unutup Trabzon gibi bir yerde Trabzonspor aleyhine nasıl bu denli saldırgan tezahüratlar yapmaya cüret edebildiğinin ilk şaşkınlığını yaşıyordu.
Tüm bunlar yaşanırken şeref tribününde oturan Fenerbahçe başkanı Ali Şen’e baktım. Kendi taraftarlarının aksine kimseyi tahrik etmeyecek bir şekilde ifadesiz ve hareketsiz bir duruşla sahaya bakıyordu.
İlk şoku atlatan Trabzonsporlu taraftarlar artık katbekat karşılık veriyor ve rakip takım taraftarlarının sesinin duyulmasına müsaade etmiyordu. Maçın başlangıç saati yaklaştıkça gerilim ve heyecan daha da artıyordu.
Başlama düdüğüyle stadyumun dünya ve kainatla alakası kesildi. Artık oradaki 30 bin kişiyle Avni Aker’in kendi alemi yaşanıyordu. Başka her şey unutulmuştu.
Sonunda beklenen an geldi ve Trabzonspor o çok istediği golünü buldu. Golü atan Abdullah sevinçle tribünlere doğru koşarken tribünler de basamak basamak atlayarak ona doğru uçuyordu. Artık uzaktan şampiyonluk kupasının ışıltısı görülmüştü.
Golü atan Trabzonspor’un atakları hız kesmiyor, inanılmaz goller kaçıyordu. Sahada Trabzonspor adına tam bir şölen yaşanıyordu. İlk yarı böyle bir manzarada bitti.
Devre arası başlayıp stadyumdaki hoparlörden kolbastı havası duyulunca yanımda duran Celal neşeyle kollarını açtı ve “Volkan şampiyon oluyoruz” diyerek bana sarıldı. O an ben hala inanamıyordum bunun mümkün olduğuna. Beraberlik bile yetecek olmasına rağmen şampiyonluk bana erişilmez gibi görünüyordu.
İkinci devrenin başlangıcı aynı zamanda şampiyonluk yolundaki son 45 dakikanın da başlangıcıydı. Bu devre de atlatılırsa kalan maçlar nasılsa halledilirdi. Trabzonspor ataklarına devam ediyor, ancak hem şans hem de Fenerbahçe kalecisi Rüştü gollere izin vermiyordu.
Vakit ilerledikçe şampiyonluk kutlaması yapmak isteyen seyircilerin sabırları da taşıyordu. Yakılan meşalelerin oluşturduğu sisten dolayı artık bulunduğum yerden deniz tarafındaki Trabzonspor kalesini görmekte zorlanıyordum.
Nadir görülen bir Fenerbahçe atağı esnasında oyun durdu. Ceza sahasının önünde sislerin arasında kurulan Trabzonspor barajını güçlükle seçebiliyordum. Birden maçın başından beri her yeri kaplayan tezahürat uğultusu bıçak gibi kesildi. Tüm stada bir ölüm sessizliği çöktü ve sisin içinden çıkan Oğuz göründü.
İşte o an stadın öbür ucundaki kale arkasında bulunan Fenerbahçeli taraftarlar takımlarının gol attığını fark ettiler ve çılgınlar gibi sevinip tribünün önündeki tellere yüklendiler, tribünün dışarı açılan kilitli demir kapılarını yumruklamaya başladılar.
Ne var ki Trabzonsporlu taraftar rakiplerinin fazla sevinmesine müsaade etmediler ve tekrar kendilerini toparlayıp sanki gol yememişçesine şiddetle “Trabzon, Trabzon” diye bağırmaya başladılar.
Trabzonspor da artık her topta Fenerbahçe kalesine doğru uçarcasına akıyordu. İnanılmaz pozisyonlar kaçıyor, Hami’nin şutlarını ise Rüştü kurtarıyordu. Beraberlik yeterliydi, ama Trabzonspor galibiyet istiyordu. Tüm Trabzonsporlu futbolcular dur durak bilmeden Fenerbahçe kalesine yükleniyor, tüm Trabzonsporlu taraftarlar da nefes kesmeden boğucu tezahüratlarına devam ediyordu.
Yoğun Trabzon baskısına karşılık sadece bir kontratak oldu. Bu sefer Aykut Trabzonspor yarı sahasını kaplayan sisin içinde kayboldu ve ardından yine o keskin sessizlik stada hakim oldu. Ancak bu seferki sadece kulakla değil yürekten hissedilecek şekilde çok acıydı. Fenerbahçe galibiyet golünü atmıştı.
Artık stadyumu dolduran taraftarlar endişe ve telaş içindeydi. Hatta tribünlerde tek tük takımlarına karşı şikayetler, serzenişler yükseliyordu. Buna rağmen Trabzonspor koordineli ataklarına devam ediyordu, ama olmuyordu. İnanılmaz goller hala kaçmaya devam ediyordu. Hele son dakikalarda gözümün önünde Şota’nın kaçırdığı bir pozisyon vardı ki bence Şota o pozisyona 100 kere girse 100’ünü de gol yapardı, ama o akşam gol olmadı.
Korkulan an geldi ve maçın bitiş düdüğü çaldı. Tüm Trabzonsporlu taraftarlar kelimenin tam anlamıyla derin bir şok içindeydi. Bu şokun etkisinde gösterdikleri ilk refleks maçı kaybettikleri rakiplerini alkışlamak oldu. Önce bir iki cılız alkış, sonra tüm stadı kaplayan vakur bir alkış. Trabzonlu taraftarlar böylece maçı bitiren o düdük sesini erdemlice karşıladılar, ama bence o maçı kendi içlerinde hiç bitiremediler.
Stattan çıkmak için tribünlerden inerken etrafımda çocuk gibi hıçkırarak ağlayanları, yakınını kaybetmişçesine feryat edenleri gördükçe şampiyonluğu kaçırmış olmanın verdiği üzüntümün şiddeti daha da artıyordu. Stadın üstüne çöken hüzne ben de kendimi kaptırmıştım. O dalgınlıkla arkadaşım Celal’i de kaybettim.
Eve dönmek üzere Akçaabat tarafına giden bir dolmuşa binmek için sahile doğru karanlık sokaklarda tek başıma yürüdüm. Gecenin o koyu karanlığı tüm benliğime çökmüştü. Çok üzgündüm.
Vasıta bulmak da mümkün değildi. Şehir sanki ölmüştü. Yollardan geçen hiçbir araç yoktu. Ankesörlü bir telefondan babamı aradım ve arabasıyla gelip beni alabilir mi diye sordum. Babam Fenerbahçeli olmasına rağmen hiç sevinç belirtisi göstermeden gayet durgun bir şekilde benimle konuştu ve bulunduğum yerden beni alacağını söyledi. Rahmetli çok anlayışlı bir insandı.
Babam arabasıyla beni aldıktan sonra sahil yolundan evimize doğru ilerlemeye başladık. Ne babam ne ben tek kelime etmiyorduk. Etrafta da kimsecikler yoktu. Ayasofya’yı geçtikten sonra yollarda tek tük insanlar belirdi. Önce yol kenarında duran bu insanlar yavaş yavaş yolun ortasında durmaya başladılar. Beşirli'ye yaklaştıkça yolun ortasındaki bu insanların sayıları iyice artmıştı. Hepsinin yüzü keder ve üzüntüden çökmüştü. Amerikan filmlerinde karanlığın içinden çıkan zombilere benziyorlardı. Ellerindeki sopalarla ve taşlarla yoldan geçen araçları yavaşlatıyor ve plakalarına bakıyorlardı. Belliydi ki İstanbul plakalı araçları ve stada gelen rakip takım taraftarlarını taşıyan otobüsleri arıyorlardı. Korkutucu bir manzaraydı. Bizim arabamız 61 plakalı olduğu için aralarından kazasız bir şekilde geçtik.
Evimize yaklaşırken Yıldızlı mevkindeki yokuşun tepesinde bizim mahalleden bazı gençleri de toplanmış halde gördüm. Onlar da üzüntüden ne yapacaklarını bilememiş, sağduyudan uzak bir şekilde mağlubiyetin verdiği intikam duygusuyla yollara dökülmüşlerdi.
O gece çok şükür o yolda kötü bir olay yaşanmadığını biliyorum. Ertesi gün olay çıkmasın diye rakip taraftarları taşıyan araçların sahil yolundan değil de Erzurum yolu üzerinden gönderildiği yönünde söylentiler şehirde dolaşıyordu. Aslı nedir hala tam bilmiyorum.
Evimize vardığımızda vakit geç olmuştu. Babam beni şaşırtırcasına televizyondaki maç yorumlarını dinlemeden yattı. Ayakta tek ben kalınca ben de o melankolik ruh halimle babamın içki dolabını açtım ve kendime bir viski hazırladım. Efkarımı dağıtmak istiyordum.
Konuşmak da iyi gelir diye düşünerek önce Ankara’da tıbbiye ihtisasını yapan Trabzon Lisesi’nden sınıf arkadaşım Şafak'ı aradım. Telefonu kendisi de doktor olan eşi Ayşe açtı. Şafak ne yapıyor diye sorunca “Vallahi şu an ben kocamı tanıyamıyorum; üzüntüden çok içti!” diye cevap verdi. Arkadaşım konuşacak durumda değildi.
Bunun üzerine İskoçya’da Glasgow’da doktorasını yapan ve o da liseden sınıf arkadaşım olan Gürcan’ı aradım. Neyse ki o telefonu açtı. Sözü maça getirince “Volkan, maç bittiğinden beri Glasgow sokaklarında yağmur altında üzüntüden yürüyordum, şimdi eve geldim” diyerek lafa girdi. Biraz sohbet ederek kendimizi avuttuk.
İnancım o ki o geceden sonra Trabzon şehrinin kaderi tarihsel birikimine ters bir yola evrildi. Psikolojide de böyledir; sadece çocuklukta değil, yetişkin çağlarda da yaşanılan bazı travmaların izleri atlatılamaz.
Volkan Gönenç
2 Kasım 2024
Kadıköy
Fotoğraflar:
Volkan Gönenç-Trabzon, Meydan Hamam Sokak 1996
5-6 Mayıs 1996 Milliyet Gazetesi arşivi küpürleri
Bu yazı ve içeriğinde yer alan fotoğraf K. Volkan Gönenç'e (Yazar) ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında korunmaktadır. Bu hakları ihlal eden kişiler, 5846 sayılı Fikir ve Sanat eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar. Yazardan yazılı izin alınmadan kısmen veya tamamen herhangi bir vasıtayla basılamaz, kopyalanamaz, ancak yazarın adını ve web sitesini kaynak göstermek kaydıyla özetleme ve kısmi alıntı yapılabilir.


Yorumlar
Yorum Gönder